Genç yaşta kalp krizi geçirmekte bir numarayiz.

21 Mayıs 2010 Yazan admin  
Kategori Sağlık

Kalp hastalıkları genç yaşlı demeden herkesin kapısını çalabiliyor. Doğuştan olan hastalıklardan kapak problemlerine, damarsal sorunlara kadar pek çok kalp rahatsızlığı içerisinde en çok korkutanların başında ise kalp krizi geliyor.

Türkiye’de her yıl 200 bin kişi kalp krizi nedeniyle hayatını kaybediyor. Oysa bazı basit önlemlerle kalp sağlığını korumak mümkün. Sigarayı bırakmak, kolesterol, tansiyon ve kiloyu kontrol altında tutmak, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak bunların başında geliyor. Kalp krizinde ise erken müdahale hayat kurtarıcı oluyor!

ERKEN MÜDAHALE HAYAT KURTARIR

Kardiyoloji Uzmanı Dr. Fatih Tekiner; kalbin yeteri kadar oksijen alamaması sonucu kalpteki dokuların ölmesiyle oluşan kalp krizinin (miyokard enfarktüsü) koroner damarlarda bir tıkanıklık veya daralma söz konusu ise kalbin yeteri kadar oksijen alamaması sonucu oluştuğuna değiniyor ve “Beslenemeyen kalp dokusunda gelişen metabolik değişikler, ölümcül ritim bozuklularına yol açarak erken ani ölümlere neden olabilir. Ayrıca bu durum uzun sürerse kalp, işlevini yitirip kanı pompalayamaz hale gelebilir.

KRİZ HASARININ GERİ DÖNÜŞÜ YOK

Kalp krizi geçirmiş kimselerde ölen dokunun yerine yenisi gelmez. İşlevsiz bir yara tabakası oluşur. Yani kalp krizinin verdiği hasar, geri dönüşü olmayan bir hasardır. Bu nedenle; kalp krizinde erken müdahale, hem hayat kurtarıcıdır, hem de sonradan gelişebilecek kalp yetersizliğini önleyebilmektedir. Nitekim hastaneye ulaşabilen olgularda ölüm yüzde 5- yüzde 15′e kadar düşmektedir” diyor. Günümüzde genç insanlarda da kalp krizinin çok sık yaşandığına dikkat çeken Dr. Tekiner, bu konuda da şu bilgileri veriyor:

GENÇLER DE TEHDİT ALTINDA

Son dönemlerde gençlerde görülen kalp krizleri pek çoğumuzu endişeye sürüklüyor. Yani bugüne kadar ‘yaşlı hastalığı’ olarak düşündüğümüz kalp rahatsızlıkları; artık gençleri de, orta yaş grubunu da tehdit etmeye başlamıştır. Avrupa Kardiyoloji Derneği’nin 22 Avrupa ülkesi arasında yaptığı araştırmada, 50 yaş altında görülen kalp krizi oranlarında birinci sırada olmamız da maalesef bu olguyu desteklemektedir. Sanayileşmenin getirdiği beslenme bozukluğu, aşırı stres yükü ve gençlerdeki sigara ve bağımlılık yapan madde alışkanlığındaki artış; gençlerde kalp krizi sıklığını arttıran faktörler olarak düşünülüyor. Bununla birlikte genç ölümlerin çoğu aslında gözden kaçmış doğumsal kalp kası, kalp kapak hastalıklarına veya ani gelişen ritim bozukluklarına da bağlı olabiliyor. Bu nedenle ailede genç ani ölüm hikayesi varsa mutlaka diğer aile fertleri de kardiyolojik muayene ve tetkiklerle kontrol edilmeli.

RİSK YARI YARIYA AZALIYOR

Kalp krizinin, genetik miras olarak çocuklara geçebileceğini belirten Dr. Tekiner, kriz eğer 50-60′lı veya daha erken yaşlarda olmuşsa, diğer aile fertleri için de kalp krizi riskinin arttığını söylüyor ve ekliyor: Bu durum; mutlaka diğer aile fertlerinin de kalp krizi geçireceği anlamına gelmez ancak ailesinde kalp krizi hikayesi olmayanlara göre riskin artması demektir. Erken yaşta kalp krizi geçirme hikayesi olan ailelerin; hayat tarzı ve beslenme alışkanlıklarına daha fazla özen göstermeleri ve periyodik kardiyolojik kontrollerini yaptırmaları önerilir. Sigara; en önemli faktörlerden biri. O kadar ki sigarayı bıraktıktan sonraki bir gün içinde dahi kalp krizi geçirme riski yarı yarıya azalır. Yaklaşık 4 ila 10 yıl içinde sigara içmeyen biri ile aynı seviyeye gelinir. Günde 3 fincan kahveden fazlası da zararlı. Fazla alkol tüketimi de damar sertliğini hızlandırıyor ve kalp krizi riskini artırıyor.

Kalbinizi korumak için bunları yapın

Besinlerle aldığımız doymuş yağlarda fazla miktarda kolesterol varken; doymamış yağlarda daha az kolesterol bulunur. Öyleyse hedefimiz öğünlerimizde doymuş yağ miktarını azaltmak olmalıdır. Doymuş yağlar en çok hayvansal (katı) yağlarda bulunurken, doymamış yağlar daha çok sıvı yağlarda bulunur. Yağlı koyun, sığır eti tüketiminden kaçınılmalı, tüketilecekse etlerdeki yağlar pişirilmeden önce sıyrılmalı, daha çok tavuk, hindi, balık eti tercih edilmelidir. Tahıl, sebze ve meyve tüketimi artırılmalıdır. Tam yağlı peynirler yerine az yağlı peynir, yağ oranı azaltılmış süt ve yoğurt tercih edilmelidir. Ayrıca

• Sigarayı bırakın

• Yüksek tansiyon ve diyabet hastalığınız varsa tedavi ettirin ve düzenli takibe alın

• Daha çok meyve ve sebze tercih ederek, kolesterolden daha fakir bir diyet tercih edin

• Düzenli egzersiz yapın

• Ailenizde kalp hastalığı hikayesi varsa düzenli kontroller yaptırın

• Yoğun stres altındaysanız kendinizi daha mutlu edecek şeylerle meşgul olun.

Her çarpıntıda paniklemeyin!

Her çarpıntı dikkate alınmaması gerektiğine değinen Dr. Tekiner, kalp çarpıntısının çoğunlukla sinirsel bir durum olduğunu söyleyerek “Ancak uzun süren, kalp hızının genellikle çok yüksek seyrettiği (dakikada 150 ve üzeri), bayılmanın veya tansiyon düşüklüğünün eşlik ettiği çarpıntı durumlarında, mutlaka sağlık merkezine başvurulması uygun olur” diyor. Dr. Tekiner şu belirtilere dikkat etmek gerektiğini söyleyerek sözlerini noktalıyor:

• Göğüste tam yeri belli olmayan sıkışma hissi veren bir ağrı (sanki 100 kiloluk biri göğsümüze oturmuş gibi) olur.

• Bu ağrı sol kola ve çeneye doğru yayılır

• Ağrı, hareket etmekle artar, dinlenirken azalır, fakat geçmez. Yarım saatten uzun sürer.

• Ağrıyla birlikte soğuk soğuk terleme ve mide bulantısı vardır.

• Nefes darlığı olur. İç sıkıntısı eşlik eder.

• Bazı insanlarda belirtiler gizli olabilir. Örneğin; diyabet hastaları hiç ağrı duymayabilirler ve sadece nefes darlığı ve soğuk terleme şikayetleri olabilir. Bazı hastalarda mide ülseri ve kas ağrısıyla kalp krizi ağrısı karıştırılabilir ve yanlış yorumlanabilir.

Sabırsızlık Tansiyon Hastası Yapıyor

05 Ocak 2010 Yazan admin  
Kategori Haber, Sağlık


Amerikalı araştırmacılar, sabırsız gençlerin yetişkinlik çağında yüksek tansiyon riski altında olduğunu saptadı.

A tipi davranış olarak adlandırılan, aceleciliğin kalp hastalıklarıyla ilgili risk oluşturduğunu ilk kez saptadıklarını belirten araştırmacılar, çabuk sinirlenen, kendisine rakip oluşturarak yarışan, gergin ve saldırgan kişileri de A tipinin başka bir örneği olarak nitelendiriyor.

Chicago Northwestern Üniversitesi uzmanlarından Dr. Li Jing L. Yan, acelecilik sergileyen insanların uzun dönemde kendilerini yüksek tansiyon riskine attıklarını belirtiyor. Northwesten, Pittsburgh ve Alabama üniversitelerinde 3 bin 142 denek üzerinde 13-15 yıl araştırma yapıldı.
Araştıma sonunda, deneklerden yüksek tansiyon ilacı alanlar ve tansiyonları 140/90 mm Hg veya daha yüksek olanlar belirlendi. Araştırmaya katılan deneklerin yüzde 6’sının pozitif sonuç verdiğini kaydeden uzmanlar, bu denekleri yüksek oranda sabırsızlık gösterenler olarak sınıflandırdı ve bu kişilerde 13 yıl içinde yüksek tansiyonun yüzde 17 arttığı gözlendi. Daha az sabırsızlık sergileyenlerde ise bu oran yüzde 10 olarak belirlendi. Araştırmada, sabırsızlıktan doğan yüksek tansiyon riski, yaş, ırk, cinsiyet ve vücut yağ oranı gibi diğer yüksek tansiyon riski faktörlerden ayrı tutuldu.
Yüksek oranda sabırsızlık sergileyen deneklerde, daha sakin deneklere göre yüksek tansiyon riski iki kat daha fazla bulundu.

BEYAZ KADINLAR DAHA SABIRSIZ
Sabırsızlık gösteren deneklerin genelde beyaz kadınlar olduğunu saptayan uzmanlar, iyi eğitimli bu deneklerin, sigara ve içkiyi fazlaca tükettiklerini ve fiziksel aktivitelerden uzak kaldığını belirledi. 15 yıl izlenen denekler arasında siyah erkeklerin yüzde 22, siyah kadınların yüzde 21, beyaz erkeklerin ise yüzde 12’sinde yüksek tansiyon oluştuğu gözlendi. Sabırsızlığı düşük oranda sergileyen beyaz kadınların ise yüzde 5’inde yüksek tansiyon oluştuğu belirlendi.
Yüksek oranda sabırsızlık sergileyen siyah kadın ve erkeklerde, daha sakin siyah erkek ve kadınlara göre yüksek tansiyon riski iki kat fazla bulundu. Bu oranın sabırsız kişilik sergileyen beyaz erkeklerde, daha sakin beyaz erkeklere göre üç kat fazla olduğu gözlendi.
Sabırsız insanların, düşmanlık, yarışma, saldırganlık ve gerginlik gibi davranış içinde de bulunmalarının risk oranını daha da artırdığı bildirildi. İş stresi ve aile içindeki huzursuzlukların da yüksek tansiyon riskine neden olabildiği biliniyor.
Araştırmayla ilgili yorum yapan uzmanlar, trafik sıkışıklığının insanlarda sabırsızlığa neden olabildiğini, bu durumlarda sinirlenen insanların yüksek tansiyon riskini de göz önünde bulundurmaları gerektiğini belirtiyor.
Araştırmayla ilgili rapor, Amerikan Kalp Kuruluşu’nun 2002 bilimsel kongresinde açıklandı.

DIKKAT…!

05 Ocak 2010 Yazan admin  
Kategori Haber, Sağlık

Yetersiz uyku gençlerde depresyon riskini artırabilir

Gençlerde yetersiz uykunun depresyon riskini ve intihar düşüncesini artırabileceği bildirildi.
ABD’nin Columbia Üniversitesinden bilim adamlarının yaptığı araştırmaya 15 bin 659 lise öğrencisi katıldı.

Çoğunlukla gece yarısında ya da daha sonra uyuyan gençlerde depresyon riskinin, 22.00 ve daha önce yatağa giden çocuklardan yüzde 24 fazla olduğu görüldü.

Geç uyuyan gençlerin intihar düşüncesinin erken uyuyanlara göre yüzde 20 fazla olduğu da ortaya çıktı.

”Sleep” dergisinde yayımlanan araştırmanın başındaki Profesör James Gangwisch, uyku süresinin artırılmasının gençleri depresyon ve intihardan koruyabileceğini belirterek, genellikle ergenlik çağındaki gençlerin, ergenlik çağı öncesindekilere göre daha az uykuya ihtiyaç duyduğunun sanıldığını, ancak araştırmaların bunun aksini gösterdiğini vurguladı.

Araştırmada, az uykunun odaklanmayı ve dikkati toplamayı zorlaştırdığı, az uyuyanların yorgun ve sinirli hissettiği belirtilirken Gangwisch, modern hayatta, uykunun fedakarlık edilenlerin başında geldiğini, uyku süresinin azaltılmasının duyguları ve uyanıkken yapılan işleri etkileyebildiğine dikkati çekti.

Amerikan Uyku Akademisi, gençlerin gece 9 saatten biraz fazla uyumasını öneriyor.

KILO ALIP VERIRKEN DAMAR SAGLIGINIZA DIKKAT EDIN….!

30 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Manşet, Sağlık

Pek çok kişide bir yandan zayıflarken bir yandan da güçsüz, düşmeme ve kalp ve damar sağlığını da koruma endişesi var. Aslında fazla kilonun kendisi başlı başına kalp ve damar sağlığı açısından risk oluşturur.

Ancak tersine yeterince vitamin, protein ve kalp için yararlı yağların alınmadığı bir diyet programında ise yine kalp ve damar sağlığı açısından riskler vardır. Özellikle folik asit ve bazı diğer B vitaminleri, kalp kasını koruyacak kadar yeterli protein alımı, L-Carnitin alınması önemlidir. Ama belki de en önemlisi yeterli Omega 3 yağının alınması. Diyetle Omega 3 alınabilir ama kalp damar sağlığı açısından daha yüksek dozda almak isteyenler ayrıca ek Omega-balık yağı desteğine başvurabilir.

Bazıları Omega 3 balık yağı haplarının kilo aldırdığını düşünüyor. Normal Omega 3 balık yağı hapında yaklaşık 10 kalori vardır ki bu düşük bir orandır. Balık yağı Omega 3 hapının iyi bir marka olmasına ve ağır metal içermemesine dikkat edin. Diyetler sırasında alınan Omega 3 yağı destekleri kalp ve damar sağlığını korur, zayıflarken halsizlik olmasını önler.

Başkent’te sınıflar boş kaldı ….

26 Ekim 2009 Yazan admin  
Kategori Manşet, Sağlık

h1n1-domuz-gribi-japonya2

Ankara’da bir hafta sürecek domuz gribi tatili bugün başladı. Okullarda ders zili çaldı, ancak sınıflar boş kaldı

Domuz gribinden bir kişinin hayatını kaybetmesi sonrası Ankara Valiliği griple ilgili teyakkuza geçti. Valilik dün aldığı kararla ilk ve orta öğretimde okulların bir hafta tatil edilmesi kararı almıştı. Karar sonrası Başkent’teki okullarda bu sabah otomatik ders zilleri ayarlı oldukları saate çaldı, ancak sınıflar boş kaldı. Tatili fırsat bilen görevliler okulda temizlik yaptı.

Bebisleriniz sizleri duyuyor !

12 Ekim 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

bebis1

Bebeğinizi henüz kucağınıza alamadınız. Ona dokunamadınız ya da sesini duyamadınız ama o sizi duyuyor. Hem de 4. aydan itibaren. Çok küçük olmasına rağmen onunla birçok şey paylaşabilirsiniz. Hatta karnınızdayken kurduğunu iletişim doğduktan sonraki dönemi bile şekillendiriyor.

Anne ve çocuk arasındaki bağ dünya üzerindeki en güçlü bağdır. Onun rahminize tutunmasıyla başlar ve hayat boyu bu bağ hiç kopmamak üzere devam eder. Ancak bu bağın kuruluş aşamasının fizyolojik kısmı kadar psikolojik boyutu da unutulmamalıdır. Doğuma kadar bebeğinizin ve sizin yaşadığınız olaylar bebeğinizi hem fiziksel hem de ruhsal olarak etkilemektedir. Sizin yaşadığınız moral bozuklukları, stres gibi durumlar bebeğinizde birçok rahatsızlıkların meydana gelmesine neden olabilir.

Operatör Doktor Özgür Tetikcan Cömert: “Bebeğinizin duyuları sandığınızdan da çabuk işleve başlar. Özellikle işitme duyusu ilk gelişen duyulardandır. Siz acaba bugün mü, yarın mı derken o sizin sesinize çoktan aşina olmuş, sizinle sandığınızdan çok önce tanışmıştır.” diyor.

Bebeğiniz sizi duyuyor

Bebeğinizin sizi duyma serüveni…

Bebeğinizin kulaklarının gelişimi hamileliğinizin 8. haftasından itibaren başlar. Bebeğinizin duyma yeteneğinden sorumlu kulak içi kemikleri ve sinir ileti sistemi ise gelişimini yaklaşık 24. haftada tamamlar.

Buna rağmen bebeğiniz sizin sesinizi, dolaşım ve sindirim gibi sesleri yaklaşık 16. haftadan itibaren duymaya başlar. Üstelik bunları ayırt edebilir. Bundan sonraki aylarda ise gittikçe daha iyi duyar, doğuma yaklaştıkça da sizin duyma seviyenize kadar yükselir. Bu yüzden bebeğinizle iletişim kurmak için doğmasını beklememelisiniz. Daha doğmadan onunla bir şeyler paylaşmaya başlamalısınız. İletişim yollarınızı kurmak için ona dokunmalı, konuşmalı hatta şarkı söylemelisiniz.

Müziğin büyüsü
Bebeğinizin işittiği periyodik sesler, doğduktan sonra onda sıcaklık, güvende olma ve beslenme gibi ona kendisini iyi hissettirecek faaliyetleri hatırlatır. Dolayısıyla bebeğinizin sakinleşmesine neden olacaktır. Bu da demektir ki, eğer siz kendiniz veya başka biri tarafından söylenmiş 5-6 adet melodi veya bir mırıldanmayı ona belirli aralıklarla dinletirseniz bu sesler doğduktan sonra onun çok hızlı bir şekilde sakinleşmesini sağlayacak, istediğiniz anda kurtarıcınız olacaktır.

Yapılan çalışmalar şunu göstermiştir; bebeğiniz size sürpriz yapıp gününden önce geldiğinde hamilelik döneminde dinlettiğiniz bu melodiler bebeğinizin daha hızlı kilo almasına, nefes alıp verme ve vücut sıcaklığı gibi yaşamsal bulguların daha çabuk normale dönmesine yardımcı olacaktır.

Dikkat etmeniz gerekenler

Bebeğiniz karnınızdayken işitme duyusunun zarar görmemesi için bazı şeylere dikkat etmeniz gerekir;

• Bebeğiniz karnınızdayken desibeli yüksek yerlerde bulunmamaya özen gösterin. Çünkü bebeğiniz yüksek seslere çok sık maruz kalırsa onu koruyan onca bariyere rağmen doğduktan sonra işitme sorunu yaşayabilir.

• Sigara içimi ve alkol alımını durdurmanız gerekir. Birçok hastalığa neden olduğu gibi bebeğinizin işitmesinde de sorunlar yaşamasına neden olabileceği yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.

Yaşadığınız olayların iyi ya da kötü olması bebeğinizin durumunu bir şekilde etkileyecektir. Olumsuzluklar bebeğinizin haftasına göre farklı riskli durumlar yaratacaktır.

Erken gebelik haftalarındaki sorunlar; düşük riski, kanama, ağrı, hatta kayıp olabilir. Daha geç haftalarda ise stres sonucunda erken doğum, kanama ve ne yazık ki kayıp gibi istenmeyen durumlar yaratabilir. Siz anne adayları, her ne kadar bu dönemde çok hassas ve kırılgan olsanız bile bunun kendinizi çok fazla yıpratmasına izin vermemelisiniz. Çok zor olsa da moralinizi yüksek tutmalısınız, çünkü artık siz iki kişinin hayatından sorumlusunuz.

Evet, bebeğiniz sizi duyuyor! Tüm bunların yanı sıra çok sessiz bir ortamda dahi olsanız vücudunuzdaki çeşitli dolaşım ve sindirim sesleri arasında bebeğiniz gayet sesli bir ortamda büyümektedir. Ama tüm bu seslerin yanında sizin sesiniz her zaman her koşulda en sık ve en kolay ayırt edebildiği tek ses olacaktır. Hayatının geri kalanında da olacağı gibi.

Kokain Asısı geliyor….

12 Ekim 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

9020340

Kokain aşısı geliyor

Amerikalı bilim adamları, kokain bağımlılığını ortadan kaldırmaya yarayacak bir aşı üzerinde çalışıyor.

ABD’deki Yale ve Baylor üniversitelerinde görev yapan bir grup bilim adamı, “Archives of General Psychiatry” adlı tıp dergisine yaptığı açıklamada, üzerinde araştırma yapılan aşının, kokain kullanan insanlarda ortaya çıkan mutluluk duygusunu bastırdığını, böylece bağımlıların kokain kullanımını azalttığını belirtti.

Aşının kanda, kokainin beyne ulaşmasını engelleyen antikorların oluşumuna yol açtığı, bunların kokain moleküllerini kaplayarak etkisiz hale getirdiği bildirildi.

6 aylık araştırma dönemi boyunca 115 kokain bağımlısından sadece yüzde 38′inin vücudunun söz konusu antikorlardan yeterli derecede üretebildiği ve bu geliştirilmekte olan maddenin etkisinin yaklaşık 2 ay sonra ortadan kalktığı, bu nedenle araştırmaların sürdürülmesi gerektiği kaydedildi.

Araştırmayı yürüten bilim adamlarından Thomas Kosten, bunun yine de büyük bir gelişme olduğunu belirterek, “Hiç kimse bundan 15 yıl önce, kokain gibi küçük moleküllere karşı vücutta antikor geliştirilebileceğini düşünemezdi” diye konuştu.

Derginin haberinde, sadece ABD’de yaklaşık 1,6 milyon kokain bağımlısının bulunduğu ve bu kişilerin tedavisinin her yıl milyarlarca dolara mal olduğu ifade edildi.

Bel agrisi erken olume sebeb….

28 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

bel

Genelde hafife alınan bel ağrıları hayati fonksiyonları tehdit edebiliyor.

İki haftanın üzerinde devam eden, sabahları belde tutukluluk yaratan bel ağrısının, iltihaplı romatizmanın belirtisi olabileceği, hastalığın tedavi edilmediğinde yatalaklık, hayati organlarda tahribiyet görülebileceği, yaşam süresinin kısalabileceği belirtildi.

Türkiye Romatizma Araştırma ve Savaş Derneği Başkanı ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Ramatoloji Uzmanı olan Prof. Dr. Şebnem Ataman,  her 100 kişiden yaklaşık 65-80′inin yaşamının herhangi bir döneminde bel ağrısı çektiğini söyledi.

Bel ağrılarının genellikle en az 1-2 hafta sürdüğünü belirten Ataman, yapılan çalışmalara göre, bel ağrılarının yüzde 50’sinin ilk hafta, yüzde 90′nın 2. hafta sonunda geçtiğini, yüzde 10′unda ise sorunun devam ettiğini ifade etti.
Ataman, iltihaplı olmayan ve bir iki hafta içinde geçen bel ağrılarının, zorlanma, ağır kaldırma, ters hareket yapma, sportif faaliyetler sırasında bel bölgesindeki kasları ve omurgayı zedeleme gibi etkenlere bağlı ortaya çıktığını, bu tip bel ağrılarının 1-2 günlük yatak istirahati ve uygun egzersiz programı ile tedavi edildiğini anlattı.

Ağrı şikayetinin uzun süreli olmasının mutlaka dikkate alınması ve fizik tedavi ve rehabilitasyon ya da ramatoloji uzmanına başvurulması gerektiğini vurgulayan Şebnem Ataman, “2 haftanın üzerinde devam eden, gece ağrısı ve sabahları belde tutukluluk yaratan ağrı, iltihaplı romatizma hastalığının belirtisi olabilir” dedi.

Omurga dışındaki organları da etkileyebilir

Türkiye Romatizma Araştırma ve Savaş Derneği Başkanı, AÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Ramatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ataman, iltihaplı romatizma hastalıkları içerisinde en sık beli etkileyen “Ankilozan spondilit (AS)” olarak adlandırılan hastalığın, ağrılı, ilerleyici özellikli bir hastalık olduğuna dikkati çekerek, “Bu hastalık, temelde omurgayı etkilemekle beraber, diğer eklemleri, kiriş ve bağları da etkileyebilir” diye konuştu.

Hastalığın, omurgayı tutarak, omurgada kısıtlılık yaratmasının en belirgin özelliği olduğunun altını çizen Ataman, şöyle devam etti:

“Hastalıkla birlikte öne doğru bükülme ve hareket zorluğu görülüyor. Çok nadir olarak göz, akciğer, barsak, böbrek ve kalbi de etkileyebiliyor. AS’de ilk tutulan bölge sıklıkla leğen kemiğidir. Buna bel, göğüs kafesi ve boyun bölgeleri de zamanla eklenebilir. Bu bölgelerde, kiriş ve bağların kemiğe yapıştıkları yerde inflamasyon ‘mikropların neden olmadığı iltihaplanma’ ortaya çıkar. Yapışma yerlerinde aşınmalar meydana gelir ve yeni kemik oluşur. Kiriş ya da bağlardaki elastik dokuların yerine kemik dokusunun geçmesiyle birlikte harekette azalma olur. İnflamasyonun tekrarlamasına bağlı kemik oluşumları artar ve omurga kemikleri kaynaşarak bütün bir hal alır ve bu da hareketlerin kısıtlanmasıyla sonuçlanır.”

Ataman, hastalığın başlangıçtaki hareket kısıtlılığının, ağrı ve kas kasılmalarına bağlı ortaya çıktığını ve ilaç kullanımı ile düzeldiğini dile getirerek, “İleri dönemdeki kemiklerdeki birleşmeden sonra ortaya çıkan hareket kısıtlılığı geriye dönmez. Bunun engellenebilmesi ya da yavaşlatılabilmesi için, düzenli ilaç tedavisi ve egzersiz yapılmalıdır” uyarısında bulundu.

Bağırsak ve idrar yolu enfeksiyonu tetikleyebilir

Genetik faktörlerin çok etkili olduğunu anlatan Ataman, hastalığın “HLA B27” isimli özel bir geni taşıyanlarda görülme sıklığının daha yüksek olduğunu vurguladı.

Türkiye Romatizma Araştırma ve Savaş Derneği Başkanı, AÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Ramatoloji Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Ataman, “Bir ailede eğer ankilozan spondilitli bir kişi varsa, ailenin diğer fertleri arasında da bu hastalığın görülme riski artabilir” dedi.

Bağırsak ve idrar yolu enfeksiyonlarının da hastalığın başlangıcını tetikleyebildiğini bildiren Ataman, mikropların vücutta immün sistemini etkileyerek hastalığın gelişme riskini artırabileceğini söyledi.

Hastalığın bir ömür boyu sürdüğünü, son yıllarda çıkan ilaçların çok etkili olduğuna işaret eden Ataman, fizik tedavi, egzersiz ve kaplıcanın bu hastalığın tedavisinde büyük önem taşıdığına dikkati çekti.

Ataman, “Tedavi olunmadığında sakatlık, ve hatta yatalaklık, hayati organlarda tahribiyet görülebilir. Kişinin yaşam kalitesi düşer ve yaşam süresi kısalabilir” diye konuştu.

Diyet ve Sağlık

24 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

diyet2Diyetler neden yarım kalıyor?

Diyet yaparken motivasyonun en yüksek olduğu dönem ilk haftadır. Eğer diyete başlarken kişiye, ilerleyen haftalarda karşılaşacağı güçlükler tam olarak anlatılmazsa, her hafta motivasyonu azalır ve sonunda diyet yarım kalabilir.

Diyete başlarken her şey harika görünebilir. Motivasyonun en yüksek olduğu dönem diyetin ilk haftasıdır. İlk hafta su kaybı ve metabolizmanın düşük kaloriye ve yeni beslenme biçimine hızlı cevabı yüzünden çok iyi kilo verilir. İlk hafta 2 ile 4 kilo kayıp yaş, egzersiz seviyesi ve vücut cüssesine göre değişen miktarda olabilir. Eğer bireye ileriki haftalarda karşılaşacağı güçlükler en baştan anlatılmazsa ilerleyen her hafta bireyin motivasyonu azalır ve diyet yarım kalır.

İlk hafta hızlı kilo gider sonra yavaşlar
İlk haftaki kilo verme hızı aylar boyunca devam etmez. Beslenme programı hazırlanmadan önce bireyin normal yeme düzeni, tüketilen besinler ve bunların miktarları, yemeklerin pişirilme şekilleri, yeme saatleri gibi birçok detayla birlikte günlük alınan kaloriyle bu kalorinin karbonhidrat, protein ve yağ miktarı da sorgulanır. Daha sonra günlük kaloriden ortalama 800 – 1000 kalori eksiltilerek bireye yeni beslenme listesi verilir. Her gün 1000 kalori eksik beslenmek, bir haftada 7000 kalori eksik beslenmek anlamına gelir ve kişi normal olarak 1 kg yağ kaybeder. Ancak suyu az içen bir birey ilk hafta suyu iyi içerse ve günlük diyetinde ara öğün sistemine yeni başladıysa, spor yokken yürüyüş de eklediyse verdiği ilk hafta kilosu 2 – 4 kg kadar olabilir. İlk baştaki bu yüz güldürücü sonuç ileriki haftalar için risktir. Bireye her hafta bu şekilde kilo vermesinin mümkün olmadığı hatta sağlıksız olduğu çok iyi anlatılmalıdır. Aksi takdirde ilerleyen haftalarda kendini başarısız hissedecektir.

Diyete başladıktan 3 -4 hafta sonra metabolizma yavaşlayabilir
Vücudumuz hayatta kalmak üzere programlanmıştır. Kesilen bir dokunun iyileşmesi, virüslerle savaş, sıcak havada ter miktarının artıp hararetin düşürülmesi gibi her gün yaşadığımız birçok ufak deneyimde bedenimiz mükemmel bir makinadır ve her sistem birbiriyle uyumludur. Bu uyum içindeki makinaya her gün 2 bin 500 kalori veriyorken birden kaloriyi bin 500’e indirmek vücudun tüm sistemlerde tasarruf etmesi ve metabolizmayı yavaşlatması anlamına gelir.
Bu yüzden çok düşük kalorili diyetler uzun süreli önerilmez. 1000 kalorinin altında diyetler kesinlikle yapılmamalıdır.
Çok düşük enerjiyle hayatta kalmaya kendini programlayan vücuda daha sonra normal insanlar gibi 2 bin-2 bin 500 kalorilik yemek vermek hızlı kilo alımına sebep olur.

Bu yüzden kilo verme ve daha sonraki kilo koruma programının tamamında uygulanacak beslenme tipinin kalori, karbonhidrat, protein ve yağ oranları diyet ve beslenme uzmanı tarafından kontrollü bir şekilde yönetilmelidir.

Koruma dönemi programları yeniden kilo almayı önler
Diyete başlarken hedefiniz sadece kilo vermek olursa, beyniniz bu programa göre hareket edip kilo verdikten sonra yeniden yemek yemeye döner. Böylece verdiğiniz hızla hatta verdiğinizden çok daha hızlı şekilde kilolarınız geri gelir. Amacınızı yeni bir yaşam biçimi diye belirlerseniz ve beyninize “Ben artık böyle yaşayacağım” gibi komutlar verirseniz yeni yaşam biçimine geçmeniz daha kolay olur.
Koruma programlarında kendi bedeninizin ihtiyacı olan tüm besin gruplarını öğrenirsiniz. Kilo verme sürecinde öğrendiklerinizle birlikte yasaksız olarak her şeyi yemeyi ama besinler arasındaki dengelemeyi anlarsınız.
Bu formülü artık hiç düşünmeden otomatik davranış biçimi haline getirdiğinizde ise yeniden kilo almazsınız.

Yeni yaşam biçimine geçiş
Yeni alışkanlıklara geçmek her zaman kolay olmayabilir. Kendinizi suçlamayın, sabırlı olmaya çalışın. Başardığınız diğer davranış değişikliklerini hatırlayın. Hava her gün güneşli değil bazen yağmur yağıyor, bazen fırtına, bazen kar; ama her sabah yeniden güneş doğuyor. Ufak olumsuzlukları genelleştirmeyin, ufak adımlarla hedefe gitmek en doğrusudur. Bunun için yazmaya başlamak en doğru yoldur, her gün hem yediklerinizi hem duygularınızı yazabilirsiniz. Böylece hangi duygu durumunda bedeniniz hangi besinleri seçiyor anlayabilirsiniz. Bu size kriz oluşmadan önce önlem alma fırsatı verir. Bedeninizi dinlemeye çalışın, benim birçok danışanım bunu yapıyor ve haftalık listeleri hazırlarken beni çok iyi yönlendirebiliyor.

Diş çürümesine kök hücreli çözüm

24 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

dis_fircalama_t3yKocaeli Üniversitesinde (KOÜ) 4 ay önce kurulan Kök Hücre ve Gen Tedavileri Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde (KÖGEM) bilim adamları, Türkiye’de ilk kez dişten kök hücre elde edip, üretti.

Süt dişi, 20 yaş dişi ile çürük bir dişin sinirinin de içinde bulunduğu pulpa adı verilen bağ dokusu, ayrıca periodontal dokusu olmak üzere 2 ayrı bölgeden izole edilerek üretilen hücreler, gelecekte çürük bir dişin tedavisinde, hatta yeni bir dişin oluşumunda kullanılabilecek.

KÖGEM’in laboratuvarlarında 2 aydır üretimi yapılan bu kök hücrelerde, kıkırdak, kemik, sinir, karaciğer, kas hücresi yapmak üzere farklılaştırma çalışmalarına da başlandı.

KÖGEM Müdürü Prof. Dr. Erdal Karaöz, KÖGEM’in geçen yıl kasım ayında açıldığını, amaçlarının, modern tıbbın tedavi edemediği sağlık problemlerini gelecekte kök hücre, doku, organ mühendisliği teknolojilerini kullanılarak tedavi etmek için gerekli bilgi birikimine ulaşarak, evrensel bilime katkı sağlamak olduğunu söyledi.

7 farklı laboratuvardan oluşuyor

KÖGEM’de insan ve hayvan hücre kültürü, hücre dondurma saklama, moleküler, Flow sitometri, immunohistokimya, mikroskopik görüntüleme olmak üzere 7 laboratuvar bulunduğunu, daha çok Ar-Ge’ye yönelik faaliyet gösterdiklerini ifade eden Prof. Dr. Erdal Karaöz, “Çalışmalarımıza 4 aydır devam ediyoruz. İlk 6 aydaki hedefimiz, öncelikle gerek insan, gerek deney hayvanlarından elde edilebilecek tüm kaynaklardan kök hücreleri elde etmek ve karakterizasyon çalışmalarını tamamlamaktı” dedi.

Karaöz, “Bu amaçla şimdiye kadar insanın amniyon sıvısından, kordon kanından, kemik iliğinden, yağ dokusundan, periferik kanından kök hücreleri elde edip laboratuvarlarımızda üretmeyi başardık. Daha sonra bu hücrelerin kök hücre mi olduklarını tespit etmek için ileri teknikler kullanarak karakterizasyonlarını gerçekleştirdik” diye konuştu.

“Türkiye’de dişten ilk kök hücre”

Bu çalışmaların dışında İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’yle ortaklaşa yürütükleri projeyle Türkiye’de ilk kez dişin iki farklı bölgesinden kök hücreleri izole ederek, ürettiklerini bildiren Prof. Dr. Karaöz, “Elde ettiğimiz bu kök hücreleri laboratuvarımızda üretmeye devam ediyoruz. Bu çalışmayla insanın kordon kanı, amniyon sıvısı gibi kaynakların yanı sıra dişten de yeterli kök hücre elde edebileceğimizi ortaya koyduk” dedi.

Karaöz, “Süt dişi dediğimiz 7 yaş dişi, 20 yaş dişi, hatta çürük bir dişten de kök hücre izolasyonunu gerçekleştirdik. Bize getirilen 5′er süt dişi ve 20 yaş dişi pulpasından 10 kök hücre ile çürük dişten elde ettiğimiz kök hücreleri çoğaltmaya başladık. Çürük dişten kök hücre elde edebilmemiz gelecekte çürük bir dişin onarılması açısından ayrı bir öneme sahip” şeklinde konuştu.

“Deney hayvanlarında diş üretmeyi planlıyoruz”

Diş hekimlerinin çürük tedavisi için dişi oyduğunu, sonra da çeşitli dolgu malzemeleriyle doldurduğunu anlatan Karaöz, “Gelecekte çürük dişlerin tedavisinde, uzaklaştırılması için oyulan bölgenin bir dolgu maddesiyle değil, kök hücrelerden yararlanarak tamir edilmesi mümkün olabilecek. O doku hiç oyulmamış gibi eski haline dönüşebilecek” dedi.

Karaöz, “Bununla ilgili projelerimiz var. Bu hücreleri deney hayvanlarında deneyeceğiz. Hayvanların dişlerinde hasar oluşturup oraya kök hücre ekeceğiz, bu kök hücrelerin hasarlı bölgede yeni diş dokusu yapıp yapmadığını test edeceğiz. Yaparsa ikinci aşamada da doku mühendisliği teknolojileri kullanıp laboratuvarda üç boyutlu diş üretmeye çalışacağız. Orta vadede, kök hücrelerden deney hayvanlarında diş üretmeyi de planlıyoruz. Hayvanlarla ilgili çalışmalarımız yaklaşık bir yıl içerisinde tamamlayacağız. Bununla ilgili TÜBİTAK projesi hazırlıyoruz” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Karaöz, çalışmanın başarıya ulaşması halinde bu kök hücrelerinin sanlarda da kullanılacağını, gelecekte böylece diş çürümeleri sonucu tedavi sonrası hasarlanmış diş dokusunun biyolojik olarak hastanın kendi hücreleriyle tamir edilebileceği kaydetti.

Değişik tedavilerde de kullanılabilecek

Çalışmayla kök hücre elde etmede dişin de verimli bir kaynak olduğunu ortaya koyduklarını belirten KÖGEM Müdürü Prof. Dr. Karaöz, “Kök hücre ve doku organ mühendisliği kişiye özel tedavilerdir, insanlar gelecekte yine kendilerinden elde edilen kök hücrelerle tedavi edilebilecek. Dolayısıyla çekilip çöpe atılan 20 yaş dişinden ya da düşen süt dişinden elde edilen kök hücreler gelecekte kişinin tedavisinde kullanılabilecek” dedi.

Karaöz, “Bu hücreleri elde ettik, çoğalttık, yaklaşık 2 aydır laboratuvarımızda üremeye devam ediyorlar ve farklılaştırma çalışmalarına başladık. Dişten elde edilen kök hücreleri yalnızca dişte kullanacağız diye bir kural yok. Bu hücrelerden kıkırdak, kemik, karaciğer, pankreas, kas hücresi yapmak üzere çalışmalarımız devam etmekte” diye konuştu.

Erdal karaöz ayrıca, “Bu kök hücrelerden diş yapımı da dahil olmak üzere diğer hastalıkların tedavisinde kullanılabilirliği ortaya koymak istiyoruz. Dişten üretilen kök hücrelerden gelecekte hem laboratuvarda, hem de canlıda diş üretilmesi olanak dahilindedir” dedi.

Sıçanın pankreasından kök hücre

KÖGEM Müdürü Prof. Dr. Karaöz, dişten elde ettikleri kök hücrelerin dışında insan kemik iliği, amniyon sıvısı, kordon kanı, yağ dokusundan ve periferik kanından da kök hücre elde ettiklerini bildirdi.

Bunun yanı sıra deney hayvanlarından kök hücreler elde ettiklerini ifade eden Prof. Dr. Karaöz, “Sıçanın pankreasından kök hücre elde ettik. Bu dünyada pek az laboratuvarda yapılmış. Bu kök hücrelerden insülin salgılayan hücreler elde ettik. Sıçanın pankreas ve kemik iliğinden elde edilen kök hücrelerden sinir hücreleri ürettik” dedi.

Karaöz, “Şimdi diğer kaynaklardan, amniyon sıvısından, kemik iliğinden, kordon kanından, periferik kandan ve diş pulpasından elde ettiğimiz kök hücrelerden kıkırdak, kemik, kas, damar, sinir, pankreas ve karaciğer hücresi elde etme çalışmalarımız devam ediyor” diye konuştu.

“Amniyon sıvısında önemli bir kök hücre kaynağı olduğunu gözledik. Kendi laboratuvarımızda geliştirdiğimiz, dünyada kullanılan metotlardan çok farklı metotla amniyon sıvısından kök hücre elde ettik” diyen Karaöz, “Günümüzde modern tıbbın tedavi edemediği kalp, karaciğer, böbrek gibi organ yetmezlikleri, omurilik hasarları, diyabet, MS, ALS, muskülerdistrofi perkinson, alzheimer gibi nerodejeneratif hastalıkların tedavisi için kök hücre doku organ mühendisliği teknolojileri giderek artan şekilde umut vermektedir” şeklinde konuştu.

FİNANSMAN PROBLEMİ

Projelerin ciddi finansman gerektirdiğini ifade eden Prof. Dr. Karaöz, “Merkezimizin günlük masrafı ortalama 2 bin YTL, bunun için desteğe ihtiyaç duyuyoruz. Çalışmalarımızı başta KOÜ Araştırma Fonu ve TÜBİTAK gibi kurumlardan sunduğumuz ve kabul gören projeler karşılığı aldığımız maddi desteklerle yürütüyoruz” dedi.

“Bazı sivil toplum kuruluşları da destekler sağladılar. Ancak daha fazla hastalık grubunu ilgilendiren projelerimizi sürdürebilmek için maddi desteğe ihtiyaç duyuyoruz” diyen Karaöz, “Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bu tür Ar-Ge çalışmalarına devlet desteğinin yanında çeşitli hastalıklardan muzdarip ya da yakınları bulunan, toplumda etkin iş adamı, sanatçı, siyasetçi gibi insanların kurduğu vakıf dernek gibi kuruluşlar önemli destekler vermektedir” diye konuştu.

Karaöz, “Örneğin ABD’deki Juvenil Diyabet Araştırma Vakfı, her yıl diyabetin radikal tedavisi için araştırma yapan gruplara yaklaşık 600 milyon dolar kaynak aktarmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde bu tür bir kültür henüz yaygınlaşmadı. Umuyorum ki bizde de benzer uygulamalar başlar” dedi.

Kök hücre doku organ mühendisliğinin oldukça ciddi altyapı gerektirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Karaöz, Türkiye’nin ekonomik koşullarında KÖGEM’in bu alanda araştırma yapmak isteyen tüm bilim insanlarına açık olduğunu ve bir fondan destek alan projelerini bu merkezde gerçekleştirebileceklerini belirtti.

Sonraki yazılar »


Sayfa.com