DIKKAT…!
Yetersiz uyku gençlerde depresyon riskini artırabilir
Gençlerde yetersiz uykunun depresyon riskini ve intihar düşüncesini artırabileceği bildirildi.
ABD’nin Columbia Üniversitesinden bilim adamlarının yaptığı araştırmaya 15 bin 659 lise öğrencisi katıldı.
Çoğunlukla gece yarısında ya da daha sonra uyuyan gençlerde depresyon riskinin, 22.00 ve daha önce yatağa giden çocuklardan yüzde 24 fazla olduğu görüldü.
Geç uyuyan gençlerin intihar düşüncesinin erken uyuyanlara göre yüzde 20 fazla olduğu da ortaya çıktı.
”Sleep” dergisinde yayımlanan araştırmanın başındaki Profesör James Gangwisch, uyku süresinin artırılmasının gençleri depresyon ve intihardan koruyabileceğini belirterek, genellikle ergenlik çağındaki gençlerin, ergenlik çağı öncesindekilere göre daha az uykuya ihtiyaç duyduğunun sanıldığını, ancak araştırmaların bunun aksini gösterdiğini vurguladı.
Araştırmada, az uykunun odaklanmayı ve dikkati toplamayı zorlaştırdığı, az uyuyanların yorgun ve sinirli hissettiği belirtilirken Gangwisch, modern hayatta, uykunun fedakarlık edilenlerin başında geldiğini, uyku süresinin azaltılmasının duyguları ve uyanıkken yapılan işleri etkileyebildiğine dikkati çekti.
Amerikan Uyku Akademisi, gençlerin gece 9 saatten biraz fazla uyumasını öneriyor.
KILO ALIP VERIRKEN DAMAR SAGLIGINIZA DIKKAT EDIN….!
Pek çok kişide bir yandan zayıflarken bir yandan da güçsüz, düşmeme ve kalp ve damar sağlığını da koruma endişesi var. Aslında fazla kilonun kendisi başlı başına kalp ve damar sağlığı açısından risk oluşturur.
Ancak tersine yeterince vitamin, protein ve kalp için yararlı yağların alınmadığı bir diyet programında ise yine kalp ve damar sağlığı açısından riskler vardır. Özellikle folik asit ve bazı diğer B vitaminleri, kalp kasını koruyacak kadar yeterli protein alımı, L-Carnitin alınması önemlidir. Ama belki de en önemlisi yeterli Omega 3 yağının alınması. Diyetle Omega 3 alınabilir ama kalp damar sağlığı açısından daha yüksek dozda almak isteyenler ayrıca ek Omega-balık yağı desteğine başvurabilir.
Bazıları Omega 3 balık yağı haplarının kilo aldırdığını düşünüyor. Normal Omega 3 balık yağı hapında yaklaşık 10 kalori vardır ki bu düşük bir orandır. Balık yağı Omega 3 hapının iyi bir marka olmasına ve ağır metal içermemesine dikkat edin. Diyetler sırasında alınan Omega 3 yağı destekleri kalp ve damar sağlığını korur, zayıflarken halsizlik olmasını önler.
DOMUZ GRİBİ BELİRTİLERİ VE ÖNLEMLER
Domuz gribi nedir?
Domuz Gribi, İnfluenza A virüsünün neden olduğu ve domuzlarda salgınlara neden olan bir solunum hastalığıdır. Domuzlardan insanlara bulaşabilmektedir.
Domuz Gribinin Belirtileri nelerdir?
Belirtiler normal insan gribi belirtilerine benzer ve
• Ateş,
• Öksürük,
• Boğaz ağrısı,
• Burun akıntısı,
• Vücut ağrıları,
• Baş ağrısı,
• Titreme halsizlik bazı vakalarda kusma ve ishal bildirilmiştir. Geçmişte zatürre ve solunum yetmezliği gibi ciddi hastalık ve ölümlere neden olduğu bildirilmiştir.
İnsandan insana nasıl bulaşır?
Domuz Gribinin A/(H1N1), mevsimsel gribin bulaştığı gibi bulaşmakta olduğu düşünülmektedir. Kişiden kişiye genellikle öksürme, hapşırma gibi solunum yoluyla bulaşır. Bazen de hasta insanların ağız ve burunlarına temas etme yoluyla da bulaştığı bildirilmiştir. Hasta bir kişinin öksürüğü ya da hapşırığından çıkan damlacıkların masa gibi bir yüzeye temas etmesinin ardından başka bir kişinin bu masaya elle dokunması, ardından ellerini yıkamadan gözlerine, ağzına veya burnuna dokunması sonucu hastalık kişiden kişiye geçebilir. Hasta kişi, hastalık belirtileri görülmeden 1 gün önceden başlayarak; hastalandıktan sonraki 7 gün ve daha fazla gün boyunca bulaştırıcıdır. Bu da kişinin domuz gribi hastalığına yakalandığını daha henüz öğrenmemişken bulaştırıcı olduğunu göstermektedir. Çocuklar, özellikle küçük çocuklar, potansiyel olarak daha uzun süre bulaşıcı olabilir.
Hastalığa yakalanmamak için ne yapmak gerekir?
İnsanlar için geliştirilmiş bir aşısı henüz yoktur. Hastalıktan korunmak için rutin önlemleri uygulamak gerekir.
Bu önlemler:
• Öksürdüğünüzde ya da hapşırdığınızda ağzınızı ve burnunuzu bir kağıt mendille kapatınız. Kullandığınız mendili hemen çöpe atınız.
• Öksürdükten veya hapşırdıktan sonra ellerinizi bol su ve sabunla yıkayınız. En az 15 ila 20 saniye yıkama önerilir. Alkolle temizleme de tercih edilebilir.
• Ağzınıza, burnunuza ve gözlerinize dokunmaktan kaçının. Çünkü virüs ellerinizle başka kişilerle tokalaşma yoluyla da bulaşabilmektedir.
• Hasta kişilerle yakın temastan kaçının.
• Genel sağlığınıza dikkat ediniz.
• İyi uyuyun, fiziksel aktivitelerde bulunun, stresten kaçının, bol sıvı alın ve iyi beslenin
• Bu hastalıkla kontamine olmuş olabilecek yüzeylere temas etmekten kaçının.
Seyahat eden kişilere DSÖ neler tavsiye etmektedir?
Dünya Sağlık Örğütü uluslararası seyahatlerin kısıtlanmasını tavsiye etmemektedir. Her zaman olduğu gibi hasta olan kişilerin uluslararası yapacakları seyahatleri ertelemeleri ve uluslararası seyahat dönüşü hastalık belirtileri görülen kişilerin ise sağlık kurumlarına başvurmaları konularına dikkat etmeleri istenmektedir. Seyahat eden kişilere enfekte olma tehlikesine karşın kalabalık ve kapalı mekânlardan uzak durmaları ve akut solunum yolları enfeksiyonları olan insanlarla yakın temastan kaçınmaları tavsiye edilmektedir. Hasta olan kişilerle temastan sonra ve bu kişilerin bulundukları ortamlarla temastan sonra ellerin yıkanması hastalık riskini azaltacaktır. Ayrıca hasta insanlar hastalığın yayılmasını önleyici uygun davranışlar sergilemeye davet edilmektedir.(Sağlıklı insanlardan uzak durmak, elleri yıkamak ve öksürükle/hapşırıkla bulaşmayı engellemek için kâğıt mendil ve maske kullanmak).
Tedavisi var mı?
Oseltamivir veya zanamivir kullanımı domuz gribinin önlenmesinde CDC tarafından tavsiye edilmektedir. İlaç kullanımı hastalığın seyrini hafifletmekte ve daha hızlı bir iyileşmeyi sağlayabilmektedir. Bunun yanı sıra ciddi komplikasyonların da gelişmesi engellenmiş olur. Antiviral ilaçlara, semptomların görülmeye başlamasından itibaren ilk 2 gün içinde başlanması gerekir.
Çocuklarda acil tıbbi yardım gerektiren durumlar şunlardır:
• Hızlı nefes alma ya da solunum güçlüğü
• Mavimsi cilt rengi
• Yeterince sıvı alamama
• Uyanamama ya da uyaranlara cevap verememe
• Huzursuzluk
• Grip benzeri semptomlara ek olarak ateş ve şiddetli öksürük
• Döküntü
Yetişkinlerde acil tıbbi yardım gerektiren durumlar şunlardır:
• Solunum güçlüğü veya nefes darlığı
• Göğüs ya da karın içinde ağrı veya basınç
• Ani baş dönmesi
• Konfüzyon
• Şiddetli bulantı ve kusma
Şehremini Anadolu Lisesi’nde görevli bir öğretmende, domuz gribi virüsü tespit edildiği öne sürüldü. Müdür yardımcısı konuyla ilgili basın mensuplarına bilgi vermekten kaçınırken, okulun beden eğitimi öğretmeni konuyu doğrulayarak, bir proje için ABD’ye giden meslektaşının tahlillerinin pozitif çıktığını iddia etti. Alınan bilgiye göre; okulda görev yapan öğretmenlerden G.Y. ve E.U., bir proje kapsamında görevli olarak ABD’ye gitti. Türkiye’ye döndükten sonra her iki öğretmen de, yüksek ateş ve grip şikayetiyle hastaneye başvurdu. Yapılan tahliller neticesinde öğretmenlerden G.Y.’nin, domuz gribi virüsü taşıdığı öne sürüldü. Okulun müdür yardımcısı, bilgi almak üzere binaya gelen basın mensuplarını dışarıya çıkarttı. Müdür yardımcısı, okulun kapılarını kapatarak gazetecilere bilgi vermekten kaçınırken, beden eğitimi öğretmeni Seyithan Dağıstanlı iddiayı doğruladı. Dağıstanlı, “Arkadaşlarımız bir proje kapsamında ABD’ye gitti. Döndükten sonra pazartesi günü okula gelerek kendilerini iyi hissetmedikleri gerekçesiyle sevk aldılar. Bir arkadaşımızın tahlil sonuçları pozitif çıktı. Şu an hastanede tedavi görüyor. İl Sağlık Müdürlüğü’nden gelen ekipler, diğer öğretmenlere koruyucu ilaç verdi. Öğrencilere herhangi bir şey yapılmadı çünkü derse girmemişlerdi” diye konuştu.
BAKANLIKTAN YAZILI AÇIKLAMA YAPILDI (4.6.2009)
Sağlık Bakanlığından konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, şöyle denildi: “Ülkemizde tespit edilen domuz gribi (İnfluenza A/H1N1) vakalarından biri ABD’de bir süre kaldıktan sonra 31 Mayıs 2009 tarihinde ülkemize dönen ve öğretmen olarak görev yapan bir vatandaşımızdır. Şikayetleri 29 Mayıs 2009 tarihinde başlayan kişi, ülkemize döndükten sonra 1 Haziran 2009 tarihinde çalıştığı kurumdan sevk kağıdı aldıktan sonra sağlık kurumumuza başvurmuştur. Yapılan tetkikler neticesinde domuz gribi olduğu tespit edilmiştir. Söz konusu vaka yeni bir vaka olmayıp daha önce açıkladığımız 7′inci vakadır.”
DENİZLİ’DE DOMUZ GRİBİDenizli’ye Kanada’dan gelen bir Türk vatandaşında domuz gribi A(H1N1) virüsü tespit edildiği bildirildi.
Denizli Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kanada’dan 11 Haziran’da Türkiye’ye gelen ve 15 Haziran’da sağlık kuruluşuna başvuran bir vatandaşta A(H1N1) virüsü olduğu belirlendi.
Açıklamada şöyle denildi:
“Vatandaşımızın, son yedi gün içerisinde influenza A(H1N1) vakaları tespit edilen bir ülke olan Kanada’dan gelmiş olması ve influenza klinik tanımına uygun semptomların pozitif olması nedeniyle, hasta olası vaka kabul edilmiş, yapılan tetkiklerde influenza A(H1N1) olduğu tespit edilmiştir.
Söz konusu vatandaşımızın sağlık durumu iyi olup tedavi ve takibi devam etmektedir. Hasta ile teması olanlar da sağlık ekipleri tarafından takibe alınmıştır.”
Sağlık Bakanlığı verilerine göre, bu vaka ile birlikte Türkiye’de tespit edilen vaka sayısının 21′e ulaştığı kaydedilen açıklamada, bugüne kadar tespit edilen tüm hastaların, hastalığın görüldüğü ülkelerden yurda geldiği ifade edildi.
Denizli İl Sağlık Müdürü Erdoğan Taş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hastanın sağlık kuruluşunda tedavisinin sürdüğünü belirterek, “Diğerleri gibi Kanada’dan gelen bu misafirimizi de takip ediyorduk. Endişeye gerek yok” dedi. 22.06.2009
DOMUZ GRİBİNDE (A/H1N1) BEBEKLERİN BESLENMESİ
Bebeğimi korumak için ne yapabilirim?
Grip 2 yaşından küçük bebeklerde daha ağır seyredebilir. Bu nedenle bebeklerin korunmasına özellikle dikkat edilmelidir.
Ellerinizi bol su ve sabunla yıkamaya daha fazla önem veriniz. Bebeğinizi beslerken veya onunla ilgilenirken kesinlikle bebeğinizin yüzüne doğru öksürüp hapşırmayınız. Hasta iseniz mutlaka maske kullanınız ve bebekleri öpmeyiniz.
Anne sütü bebekleri bu hastalıktan korur mu?
Anne sütünün bebekleri hastalıklardan koruyucu etkisi oldukça fazladır. Anne sütü bebeğin bağışıklık sistemini güçlendireceğinden gribin daha ağır seyretmesini de engelleyebilir.
Grip olduğumu düşünüyorsam bebeğimi emzirmeyi sürdürmeli miyim?
Evet, emzirmeye devam etmelisiniz. Çünkü bağışıklık sisteminin gelişiminde anne sütü oldukça önemlidir. Emzirmek, bebeklerin hastalıklarla başa çıkabilmelerine de yardımcı olur.
Hastayken bebeğimi emzirebilir miyim?
Hasta olsanız bile emzirmeyi kesmeyiniz. Bebekler en az 6 ay boyunca ek olarak su bile verilmeden anne sütü ile beslenmelidir. Eğer emziremeyecek kadar hastaysanız, pompa ile sütünüzü cam bir biberona sağıp bebeğinize verilmesini sağlayınız.
Bebeğim hasta ise emzirmem doğru mudur?
Hasta olan bebeğiniz için yapabileceğiniz en faydalı şeylerden biri onu emzirmeye devam etmektir. Bebekler hasta oldukları zaman, daha çok sıvıya ihtiyaç duyarlar. Anne sütü diğer sıvı gıdalardan çok daha faydalıdır. Eğer bebeğiniz ememeyecek kadar hasta ise sütünüzü damlalık kullanarak vermeyi deneyiniz.
Emzirirken antiviral grip ilacı almak doğru mudur?
Doktor tarafından tavsiye edilen antiviral grip ilacı kullanan anneler bebeklerini emzirmeye devam edebilirler.
Diş çürümesine kök hücreli çözüm
Kocaeli Üniversitesinde (KOÜ) 4 ay önce kurulan Kök Hücre ve Gen Tedavileri Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde (KÖGEM) bilim adamları, Türkiye’de ilk kez dişten kök hücre elde edip, üretti.
Süt dişi, 20 yaş dişi ile çürük bir dişin sinirinin de içinde bulunduğu pulpa adı verilen bağ dokusu, ayrıca periodontal dokusu olmak üzere 2 ayrı bölgeden izole edilerek üretilen hücreler, gelecekte çürük bir dişin tedavisinde, hatta yeni bir dişin oluşumunda kullanılabilecek.
KÖGEM’in laboratuvarlarında 2 aydır üretimi yapılan bu kök hücrelerde, kıkırdak, kemik, sinir, karaciğer, kas hücresi yapmak üzere farklılaştırma çalışmalarına da başlandı.
KÖGEM Müdürü Prof. Dr. Erdal Karaöz, KÖGEM’in geçen yıl kasım ayında açıldığını, amaçlarının, modern tıbbın tedavi edemediği sağlık problemlerini gelecekte kök hücre, doku, organ mühendisliği teknolojilerini kullanılarak tedavi etmek için gerekli bilgi birikimine ulaşarak, evrensel bilime katkı sağlamak olduğunu söyledi.
7 farklı laboratuvardan oluşuyor
KÖGEM’de insan ve hayvan hücre kültürü, hücre dondurma saklama, moleküler, Flow sitometri, immunohistokimya, mikroskopik görüntüleme olmak üzere 7 laboratuvar bulunduğunu, daha çok Ar-Ge’ye yönelik faaliyet gösterdiklerini ifade eden Prof. Dr. Erdal Karaöz, “Çalışmalarımıza 4 aydır devam ediyoruz. İlk 6 aydaki hedefimiz, öncelikle gerek insan, gerek deney hayvanlarından elde edilebilecek tüm kaynaklardan kök hücreleri elde etmek ve karakterizasyon çalışmalarını tamamlamaktı” dedi.
Karaöz, “Bu amaçla şimdiye kadar insanın amniyon sıvısından, kordon kanından, kemik iliğinden, yağ dokusundan, periferik kanından kök hücreleri elde edip laboratuvarlarımızda üretmeyi başardık. Daha sonra bu hücrelerin kök hücre mi olduklarını tespit etmek için ileri teknikler kullanarak karakterizasyonlarını gerçekleştirdik” diye konuştu.
“Türkiye’de dişten ilk kök hücre”
Bu çalışmaların dışında İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’yle ortaklaşa yürütükleri projeyle Türkiye’de ilk kez dişin iki farklı bölgesinden kök hücreleri izole ederek, ürettiklerini bildiren Prof. Dr. Karaöz, “Elde ettiğimiz bu kök hücreleri laboratuvarımızda üretmeye devam ediyoruz. Bu çalışmayla insanın kordon kanı, amniyon sıvısı gibi kaynakların yanı sıra dişten de yeterli kök hücre elde edebileceğimizi ortaya koyduk” dedi.
Karaöz, “Süt dişi dediğimiz 7 yaş dişi, 20 yaş dişi, hatta çürük bir dişten de kök hücre izolasyonunu gerçekleştirdik. Bize getirilen 5′er süt dişi ve 20 yaş dişi pulpasından 10 kök hücre ile çürük dişten elde ettiğimiz kök hücreleri çoğaltmaya başladık. Çürük dişten kök hücre elde edebilmemiz gelecekte çürük bir dişin onarılması açısından ayrı bir öneme sahip” şeklinde konuştu.
“Deney hayvanlarında diş üretmeyi planlıyoruz”
Diş hekimlerinin çürük tedavisi için dişi oyduğunu, sonra da çeşitli dolgu malzemeleriyle doldurduğunu anlatan Karaöz, “Gelecekte çürük dişlerin tedavisinde, uzaklaştırılması için oyulan bölgenin bir dolgu maddesiyle değil, kök hücrelerden yararlanarak tamir edilmesi mümkün olabilecek. O doku hiç oyulmamış gibi eski haline dönüşebilecek” dedi.
Karaöz, “Bununla ilgili projelerimiz var. Bu hücreleri deney hayvanlarında deneyeceğiz. Hayvanların dişlerinde hasar oluşturup oraya kök hücre ekeceğiz, bu kök hücrelerin hasarlı bölgede yeni diş dokusu yapıp yapmadığını test edeceğiz. Yaparsa ikinci aşamada da doku mühendisliği teknolojileri kullanıp laboratuvarda üç boyutlu diş üretmeye çalışacağız. Orta vadede, kök hücrelerden deney hayvanlarında diş üretmeyi de planlıyoruz. Hayvanlarla ilgili çalışmalarımız yaklaşık bir yıl içerisinde tamamlayacağız. Bununla ilgili TÜBİTAK projesi hazırlıyoruz” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Karaöz, çalışmanın başarıya ulaşması halinde bu kök hücrelerinin sanlarda da kullanılacağını, gelecekte böylece diş çürümeleri sonucu tedavi sonrası hasarlanmış diş dokusunun biyolojik olarak hastanın kendi hücreleriyle tamir edilebileceği kaydetti.
Değişik tedavilerde de kullanılabilecek
Çalışmayla kök hücre elde etmede dişin de verimli bir kaynak olduğunu ortaya koyduklarını belirten KÖGEM Müdürü Prof. Dr. Karaöz, “Kök hücre ve doku organ mühendisliği kişiye özel tedavilerdir, insanlar gelecekte yine kendilerinden elde edilen kök hücrelerle tedavi edilebilecek. Dolayısıyla çekilip çöpe atılan 20 yaş dişinden ya da düşen süt dişinden elde edilen kök hücreler gelecekte kişinin tedavisinde kullanılabilecek” dedi.
Karaöz, “Bu hücreleri elde ettik, çoğalttık, yaklaşık 2 aydır laboratuvarımızda üremeye devam ediyorlar ve farklılaştırma çalışmalarına başladık. Dişten elde edilen kök hücreleri yalnızca dişte kullanacağız diye bir kural yok. Bu hücrelerden kıkırdak, kemik, karaciğer, pankreas, kas hücresi yapmak üzere çalışmalarımız devam etmekte” diye konuştu.
Erdal karaöz ayrıca, “Bu kök hücrelerden diş yapımı da dahil olmak üzere diğer hastalıkların tedavisinde kullanılabilirliği ortaya koymak istiyoruz. Dişten üretilen kök hücrelerden gelecekte hem laboratuvarda, hem de canlıda diş üretilmesi olanak dahilindedir” dedi.
Sıçanın pankreasından kök hücre
KÖGEM Müdürü Prof. Dr. Karaöz, dişten elde ettikleri kök hücrelerin dışında insan kemik iliği, amniyon sıvısı, kordon kanı, yağ dokusundan ve periferik kanından da kök hücre elde ettiklerini bildirdi.
Bunun yanı sıra deney hayvanlarından kök hücreler elde ettiklerini ifade eden Prof. Dr. Karaöz, “Sıçanın pankreasından kök hücre elde ettik. Bu dünyada pek az laboratuvarda yapılmış. Bu kök hücrelerden insülin salgılayan hücreler elde ettik. Sıçanın pankreas ve kemik iliğinden elde edilen kök hücrelerden sinir hücreleri ürettik” dedi.
Karaöz, “Şimdi diğer kaynaklardan, amniyon sıvısından, kemik iliğinden, kordon kanından, periferik kandan ve diş pulpasından elde ettiğimiz kök hücrelerden kıkırdak, kemik, kas, damar, sinir, pankreas ve karaciğer hücresi elde etme çalışmalarımız devam ediyor” diye konuştu.
“Amniyon sıvısında önemli bir kök hücre kaynağı olduğunu gözledik. Kendi laboratuvarımızda geliştirdiğimiz, dünyada kullanılan metotlardan çok farklı metotla amniyon sıvısından kök hücre elde ettik” diyen Karaöz, “Günümüzde modern tıbbın tedavi edemediği kalp, karaciğer, böbrek gibi organ yetmezlikleri, omurilik hasarları, diyabet, MS, ALS, muskülerdistrofi perkinson, alzheimer gibi nerodejeneratif hastalıkların tedavisi için kök hücre doku organ mühendisliği teknolojileri giderek artan şekilde umut vermektedir” şeklinde konuştu.
FİNANSMAN PROBLEMİ
Projelerin ciddi finansman gerektirdiğini ifade eden Prof. Dr. Karaöz, “Merkezimizin günlük masrafı ortalama 2 bin YTL, bunun için desteğe ihtiyaç duyuyoruz. Çalışmalarımızı başta KOÜ Araştırma Fonu ve TÜBİTAK gibi kurumlardan sunduğumuz ve kabul gören projeler karşılığı aldığımız maddi desteklerle yürütüyoruz” dedi.
“Bazı sivil toplum kuruluşları da destekler sağladılar. Ancak daha fazla hastalık grubunu ilgilendiren projelerimizi sürdürebilmek için maddi desteğe ihtiyaç duyuyoruz” diyen Karaöz, “Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bu tür Ar-Ge çalışmalarına devlet desteğinin yanında çeşitli hastalıklardan muzdarip ya da yakınları bulunan, toplumda etkin iş adamı, sanatçı, siyasetçi gibi insanların kurduğu vakıf dernek gibi kuruluşlar önemli destekler vermektedir” diye konuştu.
Karaöz, “Örneğin ABD’deki Juvenil Diyabet Araştırma Vakfı, her yıl diyabetin radikal tedavisi için araştırma yapan gruplara yaklaşık 600 milyon dolar kaynak aktarmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde bu tür bir kültür henüz yaygınlaşmadı. Umuyorum ki bizde de benzer uygulamalar başlar” dedi.
Kök hücre doku organ mühendisliğinin oldukça ciddi altyapı gerektirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Karaöz, Türkiye’nin ekonomik koşullarında KÖGEM’in bu alanda araştırma yapmak isteyen tüm bilim insanlarına açık olduğunu ve bir fondan destek alan projelerini bu merkezde gerçekleştirebileceklerini belirtti.
OKULLAR AÇILIYOR YA ÇOCUKLARIMIZIN SAĞLIĞI…!
Amerikan Hastanesi uzmanları, çocukları okula başlayacak olan ebeveynleri ve tabii öğretmenlerimizi, okul öncesi ve okul döneminde bekleyen sorunlar konusunda bilgilendirerek uyarıyorlar.
Okul Korkusu
Amerikan Hastanesi Pediatri Bölümü
Pedagog Güzide Soyak
Okulların açılma zamanı geldiğinde, okula yeni başlayacak çocukları olan her anne ve baba ilkokul sıralarında karşılaştığı korku ve heyecan karışımı duyguyu hatırlayarak o dönemi adeta yeniden yaşamaktadır. Ev ortamı gibi rahat bir hayattan, kurallarla dolu okul hayatına adım atmaya hazırlanmak, her çocuk için problem teşkil etmektedir. Farklı elbiseler, yeni arkadaşlar, çeşit çeşit defterler, rengârenk kalemler, türlü oyunlar, çocuklar için yeni bir dünyaya adım atmak anlamına gelmektedir.
Çocuklarından önce ebeveynlerinin bu duruma hazır olmaları gerekmektedir. Zira çocukların bu dönemde karşılaşabilecekleri problemleri önceden kestirmek ve bilinçli bir şekilde onlarla baş edebilmenin yollarını aramak önemlidir.
Okul korkusu nedir?
Okul korkusu, okul çağı içindeki çocuğun okula gitmeme yönünde direnmesi, arkadaşlarını kabul etmemesi ve ağlamak gibi tepkiler geliştirmesidir. Okul korkusu, kızlar ve erkeklerde eşit oranlarda görülmektedir. Bu korku, çocuğun eğitim alacağı ortama uyum sağlamasını engellemektedir. Çocuklar için korku, yaşama adapte olabilmenin, kaygı veren durumlarla baş edebilmenin yöntemlerinden biridir. Okul korkusu, hızlı ele alınıp gerekli müdahaleler yapıldığı takdirde çabuk atlatılabilmektedir.
Her yeni durumun uyum sorunu yaşatıyor olması normaldir. Anneden ayrılık deneyimini ilk defa anaokulu döneminde yaşayan çocuklar, bu dönemde okulun içine girmeye ikna olmakta zorlanırlar ve tedirgin olurlar. Normal gelişim gösteren bir çocukta bu durum kabul edilebilir; ancak sorun, okula başlamakla ilgili değildir. Anne ve çocuk arasındaki bağımlı ilişki kapsamında annenin çocuğun bireyselleşmesine izin vermemesi, bir bakıma annenin de çocuğa bağımlı olması, ev içinde baskılı–kaygılı ortamların olması, yeni bir kardeşin gelmesi, çocuğun bu süreci henüz anlayamamış olması, anne ve babanın çok kaygılı kişiler olmaları, aile içinde bir yakının kaybı ve hastalıklar gibi birçok faktör de etkili olabilmektedir.
Çocuğun okula başlamadan önceki dönemde arkadaş deneyimlerinin niteliği, duygularını ve düşüncelerini anlatmada desteklenmiş olması, bu dönemdeki zorlukları atlatmada önemli deneyimler oluşturmaktadır.
Bağımlı, ilişki kuramayan, arkadaşları ile oyunu reddeden, anne ile ilişkisi sağlıklı organize edilememiş bir çocuğun okula başlarken sorun yaşaması beklenilebilmektedir. Bu çocuklarda ilgi ve enerji kaybı, sinirlilik, içe kapanık olma durumu, nedensiz ağlama, baş ve karın ağrılarından yakınma gözlemlenebilmektedir.
Okula karşı negatif duygular beslememeleri için çocuklara, okul ile ilgili gerçekçi bilgiler verilmelidir. Okula başlama dönemi öncesinde anne çocuğu farklı arkadaşlıklar kurması için cesaretlendirebilir ayrıca çocuğun güven duyabileceği başka aile bireyleri kendi okul deneyimlerini çocuğa aktarabilirler. Okulun öğrenme eyleminin dışında çocuğa keyifli gelebilecek yönlerinin de anlatılması faydalı olabilir. Çocuk psikolojisiyle ilgilenen uzmanlar olarak, anne-babalara genel olarak, çocuğun bireysel becerilerini geliştirmesini, kendi başına giyinip soyunabilmesini, yardımsız yemek yeme gibi becerileri kazanmış olmasını öneriyoruz. Ayrıca her anne baba, çocuğunu her dönemde etkin bir şekilde dinlemeli ve kaygılarının olabileceğini kabul etmelidir.
Bu korkuya yakalanan çocuğa aile ne yapmalı?
Çocuğun okula gitme ile ilgili bütün kaygıları dinlenmeli, okul ile ilgili duygu ve düşünceleri anlamaya çalışılmalıdır. Okul korkusunun çocuktan olduğu kadar okul ve öğretmen tutumlarından da kaynaklanabileceği, unutulmaması gerekir. Okula gitme ile ilgili aile bireyleri ortak tutum içinde olmalı ve çocuğun okula gitmemesine izin verilmemelidir. Her anne ve baba çocuğuna kaygılarını anladığını, bu kaygıların zamanla geçeceğini ve okulda öğrendiklerinin kendileri için de önemli olduğunu vurgulamalıdır. Ayrıca uzun vedalaşmalardan, kişisel kaygıların yansıtılmasından kaçınılmalıdır. Ev içinde de çocuğun anne–babaya bağımlı olması azaltılmaya çalışılmalı, kendi başına bulduğu uğraşlar konusunda destek olunmalı, tek başına da oynayabileceği oyuncaklar ve oyunlar alınmalıdır. Ebeveynler, okullar başlamadan önce okul alışverişini çocuk ile birlikte yapmalıdır. Anne-baba dikkatli olmalı ve bu dönem içinde olabilecek bütün sorunlardan yayınlar vasıtası ile haberdar olmalıdır. Çünkü problemi çabuk fark etmek ve doğru müdahale etmek çözümü de çabuk getirmektedir.
Öğretmenler ne yapmalılar?
Bu dönemde öğretmenlerin duyarlı olmaları gerekmektedir. Öğretileni yapamıyor olmasının çocukta kaygı uyandıracağı unutulmamalı ve öncelikli olarak öğretmek kaygısı taşınmamalıdır. Önce çocuğun sıkıntısının ne olduğu sorulmalı ve bu konuda yardım edilebileceği anlatılmalıdır. Katı tutum, bu sorunları artırmaktadır. Öğretmen, çocuğa okula gelmesi gerektiğini ve onun öğrenmesini önemsediğini anlatmalıdır.
Okul korkusu, anaokuluna başlanan 3–5 yaş döneminde yoğun yaşanabilmektedir. İlkokula başlangıç, yine bu korkunun görüldüğü ikinci dönemdir. Daha yüksek sınıflarda 12–14 yaş döneminde de ortaya çıkabilmektedir.
Bu dönemde çocuğun bireysel gelişimine de önem verilir,, anne–çocuk ilişkisi doğru organize edilirse tekrar ortaya çıkmayabilir. Ancak çocuğun eve bağımlılığı desteklenir, okula gitmeme ile ilgili istekleri desteklenilirse tekrar bu sorunlar yaşanabilmektedir.
Anaokulunda ilk gün stresi nasıl atlatılır?
Her okula başlayan çocuk aynı tepkiyi göstermez. Anaokuluna başlayan çocukların zaman ve uzaklık kavramı tam oturmadığı için ilk kaygıları bu yönde olur.
Evimize ne kadar uzaklıktayım?
Annem beni alacak mı?
Bu çocukları tanımıyorum.
İhtiyaçlarımı kime söyleyeceğim, yardım ederler mi?
Ev kuralsız bir yerdi. Her şeyi kuralla yapacak olmak sıkıcı.
Çocuk, bu soruların cevaplarını yaşayarak öğreneceği için kaygıları da yüksek olmaktadır. İlk gün okulda 1–2 saat kalmak, annenin onu ne zaman alacağını saat üzerinden göstermesi, öğretmenle tanıştırıp, nasıl yardımlar isteyeceğini anlatması çıkacak sorunları azaltabilmektedir. İlk birkaç gün çocuğun görebileceği bir yerde oturup oradan ayrılmamak da yararlı olabilmektedir.
Adaptasyon süreci
Daha önce okula gitmemiş bir çocuk için 10 günü aşan ve hiç azalmayan uyum sorunları varsa anaokuluna gitme durdurulmalıdır. Çünkü çocuk okula gitmek için henüz hazır değildir. Daha önce anaokuluna gitmiş çocuklarda uzun tatil sonrasında okula dönüş güç olabilir ama okul tanıdıkları bir yer olduğu için, burada yaşanan kaygı daha kısa sürede atlatılabilmektedir. Taviz vermeden eski düzeni içinde çocuğun anaokuluna gidip gelmesi sağlanmalı ve çocuğun evde kalmasına izin verilmemelidir.
Çocuğa ilgisiz olmak ya da aşırı derecede ilgi göstermek çocuğun duygusal ve bilişsel gelişimini geciktirmekle birlikte öğrenme ve uyum sorunlarını yaşamasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Ödev sorumluluğu kazandırılmalı
Her anne baba çocuklarının ödevleri ile ilgilenmelidir. Çünkü onların sorunlarına yardımcı olmak, beraber sorunların üstesinden gelmek çocukların hoşlarına gitmektedir. Ödevlerinde anlamadıkları yerlerde yardım isteyebilecekleri söylenmeli, yol gösteren kişi olunmalıdır. Okula başlanılan ilk birkaç hafta, okuldan evde yapılması için herhangi bir ödev verilip verilmediği sorulmalıdır. Ancak ödevi yapması için ısrarcı olunmamalıdır. Yapmadan gittiği takdirde öğretmenine nedenlerini kendisi anlatmalıdır. Çocuk okuldan geldiği ilk 2 saat içinde ödevlerini tamamlamalıdır.
Çocuklarda Hatalı Beslenme
Amerikan Hastanesi Diyet ve Beslenme Bölümü
Diyetisyen Zuhal Güler Çelik
Okulların açılması ile birlikte çocukların beslenmesi büyük önem kazanmaktadır. Bu dönem ileriki yıllar için sağlıklı beslenmenin temelini oluşturacak bir dönemdir. Çocuğun okul çağlarında edindiği beslenme alışkanlıkları gelecekte de süreklilik göstermektedir. Bu dönem de çocuk kadar anne ve babanın da beslenme konusunda bilinçli davranması gerekmektedir.
Hatalı beslenme alışkanlıklarının çok sayıda nedeni vardır. Bunların başında çocukların besin gereksinimlerinin bilinmemesi, ailenin beslenme alışkanlıkları ve okul çağındaki çocuklar için en iyisini yapmak isteyen annelerin kendi bilgilerine göre en iyi bildiği besinlerden çocuğuna fazla miktarda yedirmek istemeleri gelmektedir. Bunların dışında fiziksel aktivite azlığı; özellikle ailenin akşamları veya evde olduğu günler içerisinde televizyon- bilgisayar karşısında oturmaları, çocukları ile oyun oynamamaları, yürüyüşler yapmamaları, sözlerden daha kalıcı izler bırakan olumsuz mesaj ya da mesajlar bırakabilmektedir. Ayrıca öğün atlama, şeker, tuz ve yağ içeriği yüksek yiyecek-içecek tüketimi özellikle ileri yaşlardaki beslenme alışkanlıklarını kötü yönde etkilemektedir. Bu hatalı beslenme şekli, özellikle çocukluk dönemindeki şişmanlık (Obezite) riskini artırmaktadır.
Çocukların beslenmesinde bu dönemde görülen en sık değişiklik kahvaltı yapmamaktır. Kahvaltı günün en uzun açlığı olan gece açlığını takip etmesi nedeniyle biten enerjinin tekrar alınabilmesi için en önemli öğündür. Bu konuda yapılmış bazı çalışmalar da bulunmaktadır. Bu araştırmalarda, kahvaltı yapan çocuğun sınıf içerisindeki başarısının daha fazla olduğu, problem çözme yeteneklerinin diğerlerine göre daha gelişmiş olduğu, kavrama yeteneklerinin daha iyi olduğu gözlenmiş, bazı araştırmalarda ise kahvaltı yapan çocukların beslenme yetersizliğinden oluşan hastalıklara daha az yakalandıkları rastlanmıştır. Yine bu araştırmaların sonucunda kahvaltı yapmayan çocukların daha şişman oldukları belirlenmiştir.
Yetersiz ve yanlış beslenme çocukların sağlığını etkiliyor
Aile içerisinde ve okulda beslenme bilgisinin yetersiz verilmesi, okul yemeklerinin sevilmemesi ve çocukların % 90’ının kantinlerde hamburger, tost, kızarmış patates, cips kola gibi yağ ve karbonhidrat bakımından yüksek olan fast-food besinleri tüketmeleri; günlük almaları gereken vitamin ve özellikle kalsiyum minerali bakımından yoksun beslenmeleri büyüme ve gelişmelerini olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun yanı sıra besin endüstrisinde özellikle bu yaş gruplarına yönelik reklamlar / kampanyalar (çikolata, fast-food, cips gibi abur cubur besinler) hatalı beslenme alışkanlıklarının kazanılmasına neden olmaktadır. Böylece erken yaşlarda kazanılan alışkanlıkların ileriki yaşlarda değiştirilmesinde zorluklar yaşanmaktadır. Çocukların okul ve evde çeşitli yiyecekleri tüketmeleri ve temel beslenme ilkeleri konusunda bilgilendirilmeleri çok önemlidir. Özellikle; öğünlerin atlanmaması, kahvaltının önemi, ara öğünlere önem verilmesi, okul yemeklerinin fast-food yemeklerinden daha sağlıklı olduğu konusunda çocukların bilinçlenmeleri ileriki hayatlarında yaşam kalitelerini artıracaktır.
Okul çağı çocuğunun beslenmesi ve bu dönemde beslenme alışkanlıklarında meydana gelebilecek değişiklikler bu nedenle çok büyük önem taşımaktadır. Hem daha sağlıklı hem de daha başarılı nesiller yetiştirmede ailenin ve öğretmenlerin beslenme konusunda bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi bu sebeple önemlidir.
Örnek kahvaltı:
Taze meyve suyu, peynir, domates-salatalık, ekmek, pekmez, yumurta
Örnek beslenme çantası:
Kuru meyveli veya cevizli ev yapımı kek veya ev yapımı peynirli poğaça, ayran veya meyve suyu
Sırt Çantası
Amerikan Hastanesi
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü Şefi Dr. Önder Çerezci
Okula giden çocuklarda sırt çantası, sırt ağrısı için risk faktörü oluşturmaktadır. Sırt çantası, ağırlığı ve uygun olmayan pozisyonda taşınması sonucu bu ağrıya adeta davetiye çıkarmaktadır. Bu yüzden okul öncesi her anne babanın, çocuğunun boyuna ve ağırlığına uygun çanta seçimini yapması büyük önem taşımaktadır.
Omurga hastalıkları gelişmiş toplumlarda en sık karşılaşılan ve sakatlığa yol açan problemlerden birisidir. Yapılan çeşitli çalışmalar sonrasında okul çağı çocuklarında bel ağrısı görülme sıklığının % 70 olduğu görülmüştür. Bu oran oldukça yüksektir. Bilinen bir başka gerçek de genç yaşta bel ağrısı çekenlerde, daha ileri yaşlarda da bel ağrısı yaşanma riskinin arttığıdır. İşte bu nedenle okul çağındaki çocukların ve gençlerin, erken dönemlerden itibaren bel ağrısından korunmaları konusunda gerekli eğitimlerin verilmesi ve ergonomik olarak doğru ekipmanların seçilmesi gerekmektedir.
Omurganın tekrarlayan statik yüklenmesi sadece erişkinlerde değil aynı zamanda çocuklarda da bel ağrısı için risk faktörüdür. Erişkinlerde ağırlık taşınmasının omurga üzerindeki etkileri biyomekanik ve fizyolojik olarak değerlendirilmiş olup, çalışma şartlarında bir takım düzenlemeler yapılmaya çalışılmış, hatta bazı ülkelerde omurgaya binen yükün nasıl olması gerektiği kanunlarla düzenlenmiştir. Sırt çantası, okul çağı çocuklarında en sık karşılaşılan yüklenme nedenidir. Ağır sırt çantası taşımak, okul çocuklarının gelişmekte olan eklem, kas ve ligaman yapılarında zorlanmalara neden olarak belde kas gerginliği mekanizmasını tetikleyebilir, bozuk yürüyüş, kötü postür ve hatta ciddi kronik bel ağrılarına yol açabilir.
Bu nedenle çocukların taşıdıkları sırt çantalarının ağırlıklarının hesaplanması ve gereğinden fazla yüklenmemeleri önem kazanmaktadır.
Sırt çantası çeşitli nedenlerden dolayı sırt ve bel ağrısına neden olmaktadır. Özellikle ağırlıklarına bağlı olarak; mekanik olarak omurganın aşırı yüklenmesi ve uygun olmayan pozisyonda taşınması sonucu ortaya çıkan postür bozukluğu gibi durumlar sırt ve bel ağrısı oluşturmaktadır. Ayrıca ağır yüklenme, vücuda uygulanan yükün pozisyonu, yükün şekli ve büyüklüğü, taşıma süresi, çocuğun fiziksel ve ruhsal durumu bir araya gelerek ağrıya neden olmaktadır.
Sırt çantasının şekli, taşıma biçimi ve çantanın ağırlığı postür ve kalp-solunum sistemi üzerinde de önemli etkilere sahiptir. Aynı zamanda postür bozukluğunun da solunumu etkilediği göz önüne alınacak olursa, bu konu daha da önemli hale gelmektedir. Birçok okul çantası vücut ağırlığının yaklaşık %10’u veya daha fazlasıdır. Hatta bu ağırlığın bazen vücut ağırlığının %20’sinin üzerinde olduğu belirlenmiştir.
Kötü duruş, bilgisayar karşısında yanlış oturma, okul sıralarının uygun olmaması gibi, bu yaş grubunu tehdit eden başka faktörler de vardır. Ancak sırt çantası da tek başına doğrudan duruş şeklini bozarak sırt ağrısına neden olmaktadır. Bunun yanında solunum sistemi ve kalp-damar sistemi üzerinde de olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir.
Neler yapılmalıdır?
Sırt çantaları ve içindeki ağırlıkların toplamı çocuğun vücut ağırlığının % 10’nundan az olmalıdır.
Ağırlık çanta içerisinde uygun dağıtılmalı ve daha ağır eşyalar sırta ve bele yakın gözlere konmalıdır.
Sırt çantaları uzun süreli taşınmamalı, uzun süre ayakta kalınacaksa çıkarılmalıdır.
Ortopedik/ergonomik (iki geniş ve destekli omuz askısı ve bel kemeri bulunan, hafif) çantalar tercih edilmeli, asla ekonomik tasarruf yapma yoluna gidilmemelidir.
Sırt çantası her iki omuzdan asılarak düzgün şekilde taşınmalıdır.
Ağır çantalarda kalça kayışı kullanılmalı, kayışları geniş ve yumuşak çanta tercih edilmelidir.
Sırt çantasının her iki kayışı birlikte kullanılmalı ve belin 5 cm. yukarısında duracak şekilde, sağlam bir biçimde tespit edilerek ayarlanmalıdır.
Doktorun önerdiği sırt adalelerini geliştirici egzersizlerin yapılması sağlanmalıdır.
Tekerlekli sırt çantaları tercih edilmelidir.
Öğrencilerin okulda kilitli dolapları olmalı, eve sadece ihtiyaçları olanları taşımalıdırlar.
Öğretmenler ve veliler, ağır çanta ve ağır kitap taşıma sorununu konuşmalıdırlar.
Tüm kitabı taşımak yerine sadece ilgili kısımların fotokopisi çekilebilir.
Aile bireyleri olarak çanta temizliği yapılmalı ve ihtiyaç duyulmayan malzemeler çantadan çıkarılmalıdır.
Çocuk sık sırt ağrısından yakınırsa doktoru ile mutlaka konuşulmalıdır
Ayrıca doğru kaldırma tekniği kullanılmalı ve çocuklara ağır çantaları dizden eğilerek kaldırmaları gerektiği öğretilmelidir.
Bu konuda gerek okul yöneticileri ve ilgili merciler, gerekse çocuklar ve aileler eğitilerek; sağlıklı nesillerin yetişmesinde katkıda bulunulmalıdır.
Okul Dönemi Hastalıkları
Amerikan Hastanesi Pediatri Bölümü
Dr. Arzu Özgeneci
Okulların açılması ile değişen hava koşulları ve kapalı ortamlar, virüs ve bakterilerin üremesi için uygun ortam yaratmaktadır. Ancak hastalıklardan korunmak için izole bir yaşam yerine, olabilecek hastalıkları tanımak ve basit önlemler almak faydalı olmaktadır.
Bu dönemde çocukları bekleyen farklı hastalıklar vardır. Bu hastalıklardan biri olan alt solunum yolu enfeksiyonlarından “Pnömoni” (zatürre) çeşitli mikroplarla ortaya çıkabilmektedir. Klinik olarak viral, bakteriyel veya mikoplazmal olanı ayırt etmek güçtür. Genellikle viral pnömonilerde başlangıçta üst solunum yolu enfeksiyonuna ait ateş, nezle, sesin kalınlaşması ve öksürük gibi belirtiler vardır. Kan sayımı ve akciğer filmi sonrası tanı konulur. Tedavisinde antibiotik kullanımı gereksizdir. Yatak istirahatı, buhar, bol sıvı alınması ve ateş düşürücü kullanımı yeterlidir. Ancak çocuğun beslenmesi bozulmuş ise hastaneye yatırılarak oksijen verilmeli ve yeterli sıvı tedavisi sağlanmalıdır.
Bakteriyel Pnömoni’den şüphelenildiğinde etkenin bulunması önemlidir. Çünkü bu tedavinin şeklini belirlemektedir. Balgam ve kan kültürleri alınmalı ve tedavide mutlaka uygun antibiotik verilmelidir.
Mikoplazma Pnömoni’leri okul çağı çocuklarında daha sık görülmektedir. Öksürük bazen 3-4 ay sürebilir. Bunun için tedavisinde antibiotik verilmektedir.
Günümüzde bakteriyel Pnömoni’lerden korunmak için bazı bakteriyel aşılar uygulanmaktadır. Risk gruplarına pnömokok aşısı yapılmalıdır. Karma aşıların yanına 2, 4, 6, ay ve 12 ile 15 ay olmak üzere 4 daz pnömokok aşısı ömür boyu bakteriyel pnömonilere karşı bağışıklık sağlar.
Akut solunum yolu enfeksiyonlarında destekleyici tedavi oldukça önemlidir. Hasta çocuk sıkı giydirilmemeli, ılık bir odada hafif giyinik olmalıdır. Oda sıcaklığı 18-20 derece olmalı ve burun temizliği tuzlu suyla yapılmalıdır. Solunan havanın nemlendirilmesi de yararlıdır. Bu durumda bitkisel çaylar yumuşatıcı olarak verilebilmektedir.
Aileler, çocuklarına sık sık ve uygun süreyle 1 dakika kadar el yıkamayı öğretmelidirler.
Romatizmal ateş
Akut romatizmal ateş, beta hemolitik streptokoka bağlı tonsilit ve farenjit sonrası görülmektedir. En fazla 5-15 yaş arası çocuklarda sık görülmektedir. Klinik olarak enfeksiyondan 2-6 hafta sonra eklem ağrısı, halsizlik ve ateş ortaya çıkmaktadır. Gezici olan eklem ağrıları en çok dizleri tutmaktadır.
Romatizmal ateş, kalp yetmezliğine neden olabilir. Şüphelenilen durumlarda kalp grafisi ve kan testleri istenmelidir. Gelişmiş ülkelerde tamamen ortadan kalkan bir hastalık olmasına karşın ülkemizde halen önemli bir sorun teşkil etmektedir.
Öğretmen Hastalıkları
Öğretmenler meslek hayatları boyunca pek çok hastalıkla karşı karşıya kalmaktadır. Bunların arasında ses hastalıkları ve varis ön sıralarda yer almaktadır. Bütün öğretmenlerin, meslek hayatları boyunca bu tarz hastalıklara maruz kalması kaçınılmaz bir gerçektir. Okulların başlaması ile birlikte öğretmenlerin karşılaşabilecekleri hastalıkları bilmeleri ve bu konuda mümkün olduğunca tedbirli davranmaları gerekmektedir.
Amerikan Hastanesi
Kulak Burun Boğaz Bölüm Şefi Doç. Dr. Tan Ergin
Profesyonel iş hayatında yoğun olarak sesini kullanan öğretmenlerde; ses kısıklığı, ses tellerinde şişme (ödem), nodül ve polip gibi hastalıklara sıkça rastlanmaktadır.
Sigara kullanımı, kronik üst solunum yolları enfeksiyonu ve reflü hastalığı, ses kısıklığı sorununu ön plana çıkaran etkenleri oluşturmaktadır. Ortamda tebeşir tozu gibi boğaz ve ses tellerini irite edecek faktörlerin bulunması da sorunları artırmaktadır. Özellikle yüksek tonda uzun süreli konuşmaların yapılması, ses tellerinde şişmeye (ödem) ve küçük kanamalara yol açmaktadır. İlerleyen durumlarda ise ses tellerinde nodül veya polip gibi iyi huylu ancak sürekli ses kısıklığına yol açabilecek rahatsızlıklarla karşılaşmak mümkün olmaktadır.
Ses hastalıklarına karşı koruyucu önlemler alınabilmektedir. Bir kısmında cerrahi müdahalenin gerekebileceği bu tür hastalıklarla karşılaşmamak için ses kullanımına dikkat edilmeli, uzun süreli konuşmaların yapıldığı durumlarda zaman zaman konuşmaya kısa aralar verilerek su içilmelidir. Tüm diğer sağlık problemleri gibi bu tür rahatsızlıklardan korunmak için sigaradan mutlaka uzak durulmalıdır. Bir haftayı aşan ses kısıklıklarında ise bir KBB uzmanına başvurarak sorun ortaya konmalı ve tedavi edilmelidir.
ŞEKER BAYRAMI İÇİN DOĞRU BESLENME REHBERİ
Ramazan boyunca değişen beslenme düzeniyle yavaşlayan metabolizma, orucun hemen ardından başlayan Şeker Bayramı’nda yapılan ikramlarla şoka girebilir! Birbirinden lezzetli tatlıların ve ikramların yapıldığı ‘Şeker Bayramı’nı ‘en az hasarla’ atlatmak istiyorsanız, bazı küçük ama etkili önlemler alabilirsiniz:
Özellikle bayramın ilk günü kahvaltıyı sakın atlamayın. Cezbeden ikramlarla baştan çıkmamak için bayram ziyaretlerine veya gezmeye aç gitmeyin. Bayramda ara öğünlerinizi şeker ve çikolatayla geçiştirmeyin, yoğurt ve meyve yemeyi ihmal etmeyin. Misafirinize baklava-kadayıf yerine güllaç ve aşure gibi süt tatlıları hazırlayın.
Medical Park Fatih Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sevil Nas Can; yıl içinde en çok kilo alınan zaman dilimi olan Şeker Bayramında nasıl beslenmek gerektiği konusunda bilgi verdi:
METABOLİZMA ŞAŞKIN DURUMDA: Ramazan ayı boyunca oruç nedeniyle, yemek saatlerimiz, yemek tercihlerimiz, yemek çeşitlerindeki ve porsiyonlardaki artış gibi beslenmemizde birçok değişiklik yaşandı. . Ramazan ayını ve oruç tutmayı sonlandıran, normal yemek yeme düzenine dönüşü başlatan Şeker Bayramı yiyip içtiklerimiz sağlıklı başlangıcın anahtarı olmalı.
BAŞTAN ÇIKARAN İKRAMLAR: Ancak orucun hemen ardından başlayan Şeker Bayramı’nda birbirinden lezzetli tatlılar ve ikramlar normal düzene dönüşü biraz zorlaştırıyor! Ramazan sonunda bayramla da yemek düzeni ve tüketim miktarlarında fazlalıklar oluşabiliyor. İkramlar, davetler ve tatil dolayısıyla geç ve yüklü yapılan kahvaltılar, aşırı ve dengesiz beslenmeye yol açabiliyor.
ÖNLEM ALABİLİRSİNİZ: Oruç bitişi tatlı ve aşırı beslenme şokuna uğramak istemiyorsanız beslenme düzeninizde bazı önlemler almanızda fayda var. Eski beslenme düzenine dönmek için vücuda birden fazla yüklenmemeli ve yavaş yavaş vücudu eski alışkanlıklarına alıştırmalıyız. Bayramlarda yapılan yemeklerin içeriğine, ikramlıklarımıza, ziyaret ettiğimiz kişilerde neyi ne kadar tercih edeceğimize çok dikkat etmeliyiz.
HASTALAR VE YAŞLILAR DİKKAT: Genellikle bayram sofralarını oluşturan yağlı, ağır yiyecekler, şerbetli hamur tatlıları ve yağ içeriği yüksek olan çikolata gibi gıdalar; başta sindirim sistemi olmak üzere, tansiyon düzensizlikleri, kalp rahatsızlıkları ve şeker yükselmesi gibi birçok sıkıntılara neden olabiliyor. Özellikle diyabet, yüksek tansiyon, mide ve barsak rahatsızlıkları, böbrek hastalıkları olanlar ve yaşlılar daha da risk altındadırlar.
HAFİF YİYECEKLER HAZIRLAYIN: Mutfağımızın eşsiz lezzetleri misafirperverliğimizle birleşerek, farkında olmadan sevdiklerimizin sağlıklarını tehlikeye atmamıza yol açabilir. Oysa bayramda lezzetli olduğu kadar sağlıklı ve hafif yiyecekler hazırlamak da mümkün. Böylelikle hem bayramı doyasıya yaşarız hem sağlığımızı koruruz. İşte sağlıklı bir Şeker Bayramı geçirmenin püf noktaları:
SAĞLIKLI BAYRAM İKRAMLARININ PÜF NOKTALARI
BAYRAMA KAHVALTIYLA BAŞLAYIN: Mutlaka güne hafif bir kahvaltıyla başlamalı, öğlen yemeğini atlamamalı, karnımızı börek, tatlı ve şeker gibi gıdalarla doyurmamalıyız.
TATLILARI ARA ÖĞÜNE YAYIN: Sütlü tatlı veya hafif olan ikramları daha çok öğlen ile akşam arasındaki vakitte tüketmeli, metabolizma hızı ve hareket düzeyimiz azaldığı için akşam ve geç saatlerde yememeye özen göstermeliyiz.
ÜÇ SAAT ARAYLA BESLENİN: Öğün aralarını fazla açmamalı, az fakat üç saat arayla öğünlerimizi tamamlamalıyız.
MİSAFİRLİĞE AÇ KARNINA GİTMEYİN: Özellikle bayram ziyaretlerine veya gezmeye giderken aç gitmemeliyiz. Çünkü yapılan ikramları geri çevirmek veya ölçüsünü ayarlamak daha zor olabilecektir. Öğün saatiyse ana yemeğimizi ara saatlerdeyse ara öğünümüzü ( süt- yoğurt- meyve gibi) yiyip öyle evden çıkmalıyız.
BAKLAVA YERİNE GÜLLAÇ: Şerbetli ve hamurlu tatlılar yerine sütlü tatlılar, meyve tatlıları, güllaç, aşure gibi daha hafif tatlıları tercih edebiliriz,
KIZARTMAYIN HAŞLAYIN: Et-tavuk- balık yemeklerini kızartmak veya kavurmak yerine ızgara, fırın, haşlama tarzı şeklilerde pişirebiliriz.
DOLMA DEĞİL SEBZE PİŞİRİN: Zeytinyağlı dolma sarma yerine zeytinyağlı sebze yemeklerine yer vermeliyiz.
BÖREĞİN SEBZELİSİNİ YAPIN: Fazla yağlı börekler yerine bol sebzeli fırında az miktarda sıvı yağla pişmiş börekleri tercih edebiliriz.
SEVİYORSANIZ ISRAR ETMEYİN: Ziyarete gelen konuklara kesinlikle ısrarcı davranmamalı, yiyecekleri kadar konulup zorlama yapmamalıyız. Sevdiğimiz için iyilik diye yaptığımız ısrarlar, farkına varmadan sevdiğimiz kişilerin sağlığını zarara uğratabilir.
TABAKLARIN BOYLARINI KÜÇÜLTÜN: Porsiyonlarımızı ayarlamanın kolay yolunu ise tatlı veya yemekte kullanılan kaseleri, pasta ve yemek tabaklarını küçük boylarından tercih etmektir.
ÇAY YERİNE SU İÇİN: Asitli içecekler, kahve veya çay yerine ramazan ayında tüketimi azalan suyu tercih etmeliyiz. Ramazan boyunca uzun saatler tüketemediğimiz suya karşı isteksizlik az içme gibi durumlar yaşanabilmektedir. Susamayı beklemeden aklımıza getirerek bol su tüketmeye dikkat etmeliyiz.
DİYABETİKLERE SEFER TASI: Özellikle kalp ve şeker hastaları, tansiyonu ve mide rahatsızlıkları olan kişiler yeme içmelerine çok daha dikkat etmeli. Yapılan ikramlara hayır demesini bilmeli, hatta şeker hastaları ara öğünlerini bir kaba koyup yanlarına almalıdırlar.
BAYRAMDA DA YÜRÜNÜR: Ramazan boyunca uzun saatler açlık ve hareketlerin azalması, sporun bırakılması ile oluşan metabolizma hızındaki azalmayı, bayramda da fiziksel aktivitemizi artırıcı hafifi yürüyüşler ve egzersizler yaparak hızlandırmalıyız.
ÖRNEK BAYRAM MÖNÜSÜ:
Kalkınca: 2 bardak ılık su, 2 kuru kayısı, 2 ceviz
Kahvaltı (en geç 9,30-10,00 arası yapılmalıdır):
Yeşil çay
1-2 dilim orta yağlı peynir çeşitleri (beyaz peynir-dil peyniri- taze kaşar-çökelek veya lor gibi)
Bol yeşillik – domates-salatalık-maydanoz-közlenmiş biber
½ yufkadan yapılmış sebzeli yağsız gözleme
1 yumurtada yapılmış yağsız menemen veya omlet
1 dilim kepekli ekmek
1-2 tatlı kaşığı pekmez veya bal
Öğle (saat 13.00-13.30 arası)
1-2 bardak su
7-8 kaşık zeytinyağlı sebze
1 büyük bardak az tuzlu ayran
Bol salata
2 dilim kepekli ekmek
Ara öğün (Saat 16.00-16.30 arası)
1 kase sütlü tatlı veya 1 dilim kek veya 1 dilim tepsi böreği veya yağsız tost
Akşam (en geç 19.30-20.00 arası)
1-2 bardak su
1 kepçe çorba
1 orta boy balık ızgara veya 1 but fırında veya bol sebzeli tavuk sote veya 3-4 ızgara yağsız dana etinden köfte / yanında bol sebze buğulama ile
Salata (kişi başı 1 tatlı kaşığı zeytinyağı konulabilir)
4-5 kaşık bulgur pilavı veya kepekli makarna
Ara öğün (Saat 21.30-22.00 arası)
2-3 porsiyon taze mevsim meyvesi
Günlük 2-2.5 litre su ve şekersiz açık çay içilebilir.
Solaryuma yaş sınırlaması geliyor

solaryum cihazlarının cilt kanserine neden olduğunu belirten Kanadalı doktorlar, solaryum merkezlerine girme yaşının 18′e çıkarılmasını, 18 yaş altı için yasak getirilmesi çağrısında bulundu.
Suni bronzlaşma için kullanılan solaryum cihazlarının cilt kanserine neden olduğunu belirten Kanadalı doktorlar, solaryum merkezlerine girme yaşının 18′e çıkarılmasını, 18 yaş altı için yasak getirilmesi çağrısında bulundu.
Kanada’nın Stanhope kentinde toplanan Prince Edward İsland eyaleti Tıp Topluluğu üyesi doktorlar adına açıklama yapan Dr. Jerry O’Hanley ve Dr. Billy Scantlebury, bronzlaşmak için girilen solaryum yataklarından kontrolsüz ultraviyole ışınları salındığını ifade etti. Eyalet genelindeki cilt kanseri vakalarında son yıllarda ciddi artış gözlendiğini kaydeden doktorlar, şunları söyledi:
”Kullanılan solaryum yatakları, diğer malzemeler ve bunları kullanacak kişilerin eğitimine ilişkin bir yönetmeliğin olmaması, sorunun kaynağını oluşturmaktadır. Bu salonlara isteyen herkesin gidebiliyor olması da özellikle 18 yaş altı gençlerde ciddi sağlık vakalarına yol açmaktadır. Solaryum salonlarına acilen 18 yaş sınırı getirilmeli ve yönetmelik çıkarılmalıdır. Solaryum cihazlarının cilt kanserine yol açtığı, artık şüphe götürmez bir gerçektir.”
Kanada genelinde solaryum salonları için sadece New Brunswick eyaletinde 18 yaş ve üzerinde olmak gerekiyor. Aynı eyaletin, cihazlara ilişkin de yönetmeliği bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü de solaryum cihazları hakkındaki uyarısını ”kansere neden olabilir” kararını ”kansere neden olur” şeklindeki üst düzeye çıkarmıştı.
Kaynak : Star





